Barış ve Demokrasi Partisi

Posts Tagged ‘baris

DTK Eşbaşkanı ve Van vekili Aysel Tuğluk’un 11 Temmuz tarihli Özgür Gündem’de çıkan yazısını yayınlıyoruz,

Ya Eşit, Özgür Birliktelik Ya Da…

Mevcut çözümsüzlük ortamı sürdürülürse, teslimiyet ve onursuzluk dayatılacaksa, tekçi-otoriter ulus-devlet zihniyeti ve uygulamalarıyla halklarımızın özgür ve eşit yaşamı engellenecekse, açıkça söylüyoruz ki, bu koşullarda birlikte yaşamak sorgulanır hale gelecektir. Artık yeter! Ya eşit, özgür ve birlikte yaşam ya da bu ‘zoraki birlikteliğe’ son veren özgür bir karar!.. Yazının devamını oku »

Reklamlar
Etiketler: , ,

Newroz öncesi sıcak gündemi ve AKP’nin ‘artık sadece askeri operasyonlarla anar’ olduğu Kürt meselesindeki son duruma dair BirGün’e konuşan
BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak: Yazının devamını oku »

Etiketler: ,
AKP’yi eleştirdiğim yazılarıma hem olumlu hem de olumsuz tepkiler alıyorum. Eleştirilerim konusunda toptancı bir yaklaşım içinde olduğum eleştirisi alıyorum. Söz söyleyenin eleştiriden muaf olması, söz konusu değildir! Ancak toptancı anlayışım eleştirilirken, yine aynı toptancı anlayışla AKP’yi olumlayan bir yaklaşım içinde olunması da ayrıca eleştiriye muhtaçtır. Şimdi vereceğim örnek AKP’nin demokrasi ve barış algısını dehşetengiz bir biçimde ortaya koyuyor.
Gözünü AKP bürümüşlere…
AKP iktidarı döneminde 45 yeni cezaevi yapılmış. Bu kadar cezaevine rağmen cezaevlerinin tutuklu ve hükümlü sayısındaki artışa yetmediğini aşağıdaki istatistikte net olarak görebiliyoruz. Adalet Bakanlığı’nın halen 14 cezaevi yapımını sürdürürken 58 yeni cezaevi ve mevcutlara 13 ek bina projesi üzerinde çalıştığı belirtiliyor.
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün istatistiklerine göre; AKP’nin iktidar olduğu 2002 yılında 59 bin 429 olan tutuklu ve hükümlü sayısı 2011 Nisan sonu itibarıyla 124 bin 74’e çıkmış bulunuyor. Resmi istatistikler mevcut cezaevlerinin kapasitelerinden 9 bin 153 daha fazla tutuklu ve hükümlü barındırdığını ortaya koyuyor.
Halen cezaevinde bulunanların 113 bin 110’unu adli suçlardan yargılananlar, 6 bin 850’sini siyasi zanlıları, 2 bin 426’sını çıkar amaçlı suç örgütü mensupları, 1688’ini ise suç grubu bilinmeyenler oluşturuyor.
Şimdi bunun üzerine BDP ve DTK’ya yönelik “siyasi soykırım” verilerini koyduğunuzda ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır. İşte size “siyasi soykırım” verileri: 14 Nisan 2009 tarihinden bugüne kadar 7 bin 748 kişi gözaltına alınırken, gözaltına alınanlardan 3 bin 895 kişi ise tutuklandı. Bu da her gün dokuz kadar Kürdün gözaltına alındığı anlamına geliyor. Ayrıca, son altı ay içinde 4 bin 148 gözaltının gerçekleştirildiği, bunlarda bin 548 kişinin tutuklandığını belirtmeliyim. Yani önceden tutuklu olan rakamları da eklersek siyasi tutkuluların çok büyük bir kısmının Kürtlerden oluştuğunu görürsünüz. Diyeceğim, siyasette ideolojik bagaj ve sosyal background insanın neler yapabileceklerini belirler. Halk arasında “nefesi bu kadar” derler. Bu kadar siyasi soykırım orta yerde dururken, AKP’nin nefesi barışçıl bir çözüme yeter mi? Bir aktör ve bir taraf olarak nefesi yetmek zorunda. Yettirmek zorundayız…

Çözümün biricikliği
Psikolojik bir takıntı mıdır yoksa kültürel bir alışkanlık mıdır, doğrusu tam emin değilim. Ama söz konusu gelecek olunca, insanlar “bu şöyle olursa şu böyle olur” diye akıl yürütüp konuşmayı çok seviyorlar. Barış meselesi de bu tarz cümlelerle yoğunca tartışılıyor. “önce silahlar susarsa diyalog derinleşir” , “geri çekilme olmadan müzakere olmaz” , “yasal güvenceler sağlanırsa çözüm hızlanır” vs. Herkes sahip olduğu ideolojik, siyasal bagaja göre bu gibi şart ve sonuç içeren cümleler kurabilir. Ancak hayat her zamanki gibi her türlü sanattan daha fazla yaratıcı olduğunu burada da gösterir. Her şey olup bittikten sonra insanlar dönüp geriye baktıklarında ne kadar çok havada kalmış sözler ettiklerini; ne kadar çok akim kalan girişimlerde bulunduklarını göreceklerdir.

Öyle ki bir çözüm ortaya çıktığında esasen önceki benzerlerine hiç de benzemeyen özellikler içerdiği çok daha net ortaya çıkacaktır. Yine nerdeyse hiç kimsenin tahmin etmediği bir zamana tekabül ettiği de görülecektir. Kürt sorununun çözümü de elbette biriciklik niteliği sergileyecektir. Buradan hareketle “her şey olacağına varır” deyip bugünkü çabaların çoğunu boş faaliyet mi ilan etmek gerekiyor? Elbette hayır! Realiteyi unutmadan bugünkü ahlaki ve siyasal değerlerimize göre davranmaktan kaçamayız. Sonuçlar beklediğimiz gibi olmayacak diye yapmamız gerekenlerden vazgeçmek, ölüme teslim olmaktır. Yaşam tam da bu büyük yarılma etrafında sürer.
Efsaneye göre Hz. İbrahim yakılırken, bir karga gagasıyla ateşe saman çöpleri taşır. Bunu neden yaptığı sorulup, “neye yarayacak ki?” denildiğinde, “bir şeye yaramayabilir ancak ne düşündüğümü iyi anlatıyor” diye cevaplar karga. Aynı olayda karınca da ağzıyla su taşıyarak ateşi söndürmeye çalışır. Karıncaya da aynı soru sorulur. Cevabı aşağı yukarı benzerdir. “olsun, elimden geleni yapmış olurum ya” der. Efsane ile gerçek arasındaki mesafe nerede başlar, nerede biter tartışması epeyce zorlu ve karmaşıktır. Ancak ne zaman bu efsaneyi hatırlasam, ürperircesine hayatı anlattığını fark ederim. Günlük hayatlarımızın, siyasal eylemlerimizin, kültürel pratiklerimizin temel örüntüsü bu efsaneymiş duygusuna kapılıyorum. İşte o durumlarda yukarıda yazdıklarımı yeniden düşünüyorum. Kürt sorununun da bir gün çözüleceğini biliyorum. Bu çözümün kendine özgü ve biricik olacağını da fark edebiliyorum. Dahası o gün geldiğinde, dönüp, bugünlere bakacak kadar yaşarsam yaptığım ve söylediğim birçok şeyi hüzünlü bir tebessümle karşılayacağımı da öngörebiliyorum. Ama hiçbir zaman karıncayı unutmamak gerektiğini ısrarla belirtiyorum. Hele kargaların siyahi gürültülerinin en yoğun olduğu dönemlerde, küçük adımları daha da hızlandıran karınca olmanın, insanlığın parçası olmanın yegane yolu olduğunu hiçbir zaman akıldan çıkarmamak gerektiğini biliyorum.

Dün-bugün-yarın
Tüm varsayımlarımız yanlış çıksa bile varsayım ileri sürüp deneme yapmaktan vazgeçmek olmaz. Zira bu hayatın akışını durdurmak anlamına gelir. Yarının, geleceğine inandığımız için bugün o kadar çabalarız. Bazılarımızın yarını göremeyeceğini de herkes bilir. Kürt sorunu er geç, şu veya bu şekilde çözülür. Bu böyledir diye sinik bir tutumla oturup beklemek mi gerekiyor? Elbette hayır! İnsanlar çoğunlukla bugünkü hayatımızı geçmişlerimizin belirlediğine inanır. Bunu inkar etmek o kadar kolay değil, ancak unutulan şey bugünümüzün oluşumunda en az geçmiş kadar geleceğin de etkisinin olacağıdır. Kürt sorunu örneğinden hareketle söylemek gerekirse, sorun nasıl bir çözüm arzuladığımız ve bu çözümün oluşumunda ne yaptığımızla ilgilidir. Yani şimdimizi eğip büken gelecek tahayyülünden söz ediyorum. Ve geçmiş tam da o gelecekte başlar; dönüp sevdiklerimizin gözlerine bakıp “şunları yaptım” derken, kargalara “neden” diye sorarken…

“Söz” söyleme zamanı
O bakımdan şu an tam da sözün zamanıdır; bir eylem olarak söz söylenmeli; ahlaki bir ifşa olarak konuşulmalı; özlem ve acıları dindirmek için fısıldanmalı. Bir şekilde konuşmalı, konuşulmalı, dinlemeli ve dinlenilmelidir…
Eğer karıncanın ayak izlerini takip edeceksek Kürt sorununun çözümüne katkı için atılacak çok sayıda “küçük” adım var; BDP’nin TBMM’de gidip yemin ederek faaliyetlerine katılması iyi bir adımdı; demokratik anayasa konusunda herkesin söz söylemesi de önemli bir adımdır; MİT-PKK görüşmelerinin ifşası sonrasındaki kamuoyu tepkisi de ciddi bir adımdır; sözü edilen protokoller de güzel bir adımdı… Dahası da yapılırsa harika inançlar beslemek için çok fazla gerekçemiz olacaktır. Kesintiye uğrayan görüşmeler daha sağlıklı bir zeminde ve her aşaması karşılıklı pratik adımlarla desteklenen müzakereler biçiminde sürdürülür ve milletin meclisinde demokratik bir anayasayla herkesin hakları garanti altına alınırsa neler başarılmaz ki…
Hayat bize koşullar sunar, bizler aktörler olarak o koşullar içinde tarih yaparız. Kürt sorununda aktörler belli. Karıncalar ve kargalar da belli. Aslında gelecek üzerine çokça laf edildi. Belki yine hüzünle bitecek bu aşamadaki adımlarımız. Olabilir. Gene dene. Hep dene! Bu nedenle söylemekten hiçbir zaman imtina etmeyeceğim, durmadan, dinlemeden, bıkmadan gerçekleşene kadar tekrar edeceğim, atılacak küçük adımları ,bir kez daha önermek istiyorum. Biliyorum ki, küçük bir girdi muazzam sonuçlara yol açabilir.

* İmralı bu koşullarda değil geri çekilme, eylemsizliğe dahi yol açmayabilir. Mevcut fiziki tecrit O’nu etkisizleştiriyor. Devlet elitinin “kullanma” amacına dahi hizmet etmez! Koşulların kendisini etkili kılacak bir biçimde değiştirilmesi gerekiyor. Ki, bu “çözüm” sürecinde kaçınılmazdır. Şu an manevi gücü büyük ama maddi gücü sınırlandırılmış durumdadır.

* Reel politika gereği “geri çekilme”ye karşı “ev hapsi” koşulları ya da şartı mevcut güç dengesi içinde makul bir talep, sorunun tümden siyasi alana taşınması için cazip bir öneridir.

* Anayasal çözüm (toplumsal barış yasası dahil, dikkat edin ‘af’ demiyorum) ve silahsızlanma eş zamanlı olarak devreye girer. Bu evre şimdiden ilan edilebilir.

* Yeniden başlaması kaçınılmaz olan müzakere süreci bu perspektifle (kabullerle) başlamazsa, geçmişteki gibi kesintiler, krizler, çatışmalar katlanarak var olmayı sürdürür ve her şeyi daha da zorlu hale getirir.

Sonuç
Elbette hayat kendi hükmünü icra eder. Ancak ben de yaptığım önerilerin o nihai hükmün bir yerlerine katkı sağlayacağına inanıyorum. Kürtlerle Türklerin bütün badirelerine rağmen herkesi şaşırtacak bir beraberlik sergileyeceğine ve geleceklerini birlikte kurarak bugünkü çok sayıda laf ve eylemi boşa çıkaracağına inanıyorum. Bizler 940 yıldır birçok şeyi birlikte öğrendik ve birlikte yaşadık. Hatta bazı kötülükleri de birlikte yaptık. Bundan sonra da başka şekillerde olamayacağına inanıyorum. Barışı savunmak işte bütün bunlardan dolayı hayatı savunmaktır. Hikayemizdeki karıncaya bakalım yeter…

Not: İstatistiki verilerin kaynağı: http://www.gazetecileronline.com ve BDP hukuk danışmanlığı
Etiketler:

                                                          Biji Yekitiya Jinan !
                             Yaşasın Kadınların  Dayanışması !
                                     Getse Ganants Miyasnutyuni !
BASINA VE KAMUOYUNA
 “Silahlar sussun, Barış görüşmeleri  sürsün!”
Biz kadınlar, barış için söyleyecek sözümüz, çözümü geliştirecek gücümüz var demeye devam ediyoruz.
Bugün, otuz yıldır devam eden savaşın en tehlikeli günlerindeyiz. 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde yaşadığımız şiddet ortamı nasıl bir noktaya geldiğimizi anlatmaya yetiyor. Barışı savaşarak sağlayacağını savunanların yalan söylediğini, aslında savaş istediğini biliyoruz.
Biz, halklar arasında yaratılmak istenen ayrıştırmayı, içimize işlemeye çalıştıkları düşmanlığı ve korkuyu kabul etmiyor,
tek çözüm yolunun barış olduğunu söylüyoruz.
Savaşın ülkenin doğusunda ve batısında bütün kadınları derinden etkilediğini anlatmak için sokaklarda olmaya devam ediyoruz.
Savaş biz kadınlar için göçe zorlanmak, yoksulluk, güvencesizlik ve ucuz iş gücü olmak demektir.
Savaş bedenlerimizin gasp edilmesi, taciz ve tecavüz demektir.  
Daha ne kadar söyleyeceğiz, bu savaş cinsiyetçiliği, militarizmi, ev içi şiddeti, milliyetçiliği, homofobiyi besliyor.
İşte bu yüzden biz kadınlar hayatımızı yaşanmaz kılan savaşı söküp atalım, silahların susması için barıştan yana konuşalım diyoruz.
Barış noktalarında buluşup barış talebimizi hiç durmadan, her yerde, herkese, hep beraber çoğalarak söylemeye devam edelim.
Biz kadınlar barış içinde yaşamaya mecbur olduğumuzu biliyoruz, barış için ısrar ediyoruz ve 9 Eylül 2011 Cuma günü saat 18.00 – 24.00 arası Taksim Meydanı’nda kuracağımız barış noktamıza tüm kadınları bekliyoruz. Gelin hep birlikte barış umudumuz için oturalım.
Silahlar sussun barış görüşmeleri sürsün!
Biji Yekitiya Jinan !
Yaşasın Kadınların Dayanışması !
Getse Ganants Miyasnutyuni !
Barış İçin Israr Ediyoruz!
Em ji bo Aşitiyê  Israr Dîkin !
Koma Jinan ji bo Aşitiyê – Stenbolê
Barış İçin Kadın Girişimi – İstanbul
Etiketler: ,