Barış ve Demokrasi Partisi

Üç İnfazın Ardında NATO Gladyosu Var

Posted on: 21/01/2013

199365_504694582891773_1582116921_nEş Genel Başkanımız Selahattin Demirtaş’ın Vatan Gazetesi’nde yayımlanan röportajını paylaşıyoruz.

Umutlu ama bir o kadar da tedirgin… “Şu anki barış umudunun saman alevi gibi yanıp sönmesinden korkuyoruz. Gerçekçi olmalıyız, öyle bir aşamadayız. Türkiye toplumu artık gerçekçi bir umuda sarılmak istiyor. Bu haklı bir beklenti. Habur Kürtler için de bir kırılmadır. Bir sevincin bu kadar hırpalandığı, horlandığı, aşağılandığı başka bir süreç yoktur. Orada bir güç gösterisi yoktu, bir sevinç gösterisi vardı. İnsanlar evlatları canlı canlı geliyor, artık savaş bitiyor, ölümler bitiyor diye seviniyordu… Bu sevinç bütün Türkiye’yi kaplar diye beklerken, tam tersine suçlandık” diyor BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş.

Bu sözlerinden de anlaşıldığı üzere umutla endişeyi yan yana taşıyor… Elbette umudu söndürmek değil niyeti, bu yüzden sağduyulu konuşuyor: “Ortada bir Habur algısı var. Karşılıklı suçlamalarla sorumluluğu birbirimize atarak bu işin içinden çıkamayacağımıza göre, öncelikle bu olumsuz algıyı düzeltmemiz lazım. Bu hepimizin görevi. Türk toplumu şunu hissetmeli; Kürt halkı düşman değil, Kürtler Türklere karşı bir savaş yürütmüyor. Ne bir gizli ajandamız var ne de bir art niyetimiz.”

Arap Baharı’ndan sonra sokaktan korkar oldular!

Paris’teki üç infazın ardından Diyarbakır’da düzenlenen mitingde herhangi bir olay yaşanmaması, herkesin barışa sahip çıkması, onun da barış umudunu güçlendirmiş. “Peki cenazelerde herhangi bir olay çıkmamasını neye bağlıyorsunuz? Demek ki BDP istiyorsa örgüte hakim olabiliyor yorumları yapıldı” diye sorduğumda verdiği yanıt da bu umudun ipuçlarını veriyor: “Üç yıldır Diyarbakır Valisi, Diyarbakır halkına kan kusturuyordu. Üç yıldır hiçbir mitinge, hiçbir yürüyüşe izin verilmedi. Newroz’dan 1 Eylül Dünya Barış Günü’ne kadar, aklınıza ne gelirse… Çıkan olaylar da Diyarbakır halkından değil, Diyarbakır Valisi’nin tutumundan kaynaklanıyordu. Bir sokak işkencesine dönüştürülmüştü her şey… Türkiye’nin her köşesinde biber gazı, tazyikli su yiyen vardı, ama Kürtlere misliyle reva görülüyordu. Zira Arap Baharı’ndan sonra sokaktan ödleri korkar hale gelmişti. Bu tavır Diyarbakır’daki cenaze törenlerinde merkezi bir kararla değişti, hiç de olay olmadı.“

Tam da arzuladığımız noktaya gelindi şimdi…

Peki taşlarla, molotoflarla saldıran gençlere ne demeli? Demirtaş hiç topu taca atma niyetinde değil; “Doğru öfkeli bir gençlik var. Ama bunlar asla BDP tarafından organize edilen, bırakın onu tasvip edilen davranışlar değil. İnanın biz de bu olayları nasıl önleyebiliriz diye onlarca toplantı yaptık, kafa yorduk, yoruyoruz. Ama bunları engellemenin tek yolu, gösterileri özgür bırakmak. En iyi örneği Diyarbakır’daki mitingdir. Polis geri durdu, şiddet kullanmadı, tek bir olay çıkmadı! Gördük ki devlet şiddet politikasından vazgeçtiğinde, sokakta şiddet olmuyor!” Bir önemli tespiti daha var ki o da barış için umut veriyor. “Biz yıllardır ‘Savaşla bir yere varılmaz müzakere olmalı. Ama Sayın Öcalan’ı dışlayan bir müzakere olmaz’ demiştik ve bu sebeple yargılanmıştık. Şimdi tam da arzuladığımız bir noktaya gelindi” diyor Demirtaş. Çok zaman kaybedildiğini söylüyor üzüntüyle; “Bunu Habur sürecinde de yapabilirdik. Aradan üç, üç buçuk yıl geçti, çok zaman kaybettik, çok kan aktı, çok acılar çekildi… Bir tek insanı bile kurtarmak çok önemli. Ama bir gün daha geç yaptınız mı barışı bir insan daha ölmüş oluyor. Bir anne daha ağlıyor! Ben bu süreci gecikmiş olarak görüyorum, ama eminim ki artık daha olgun bir süreci yakaladık. Bu kez bu olgunluk beraberinde barış getirebilir…”

Enstrüman değil, partner olmalıyız!

Tek bir uyarısı var; “Bu barış sürecinde hükümet kendini tek taraf olarak görmemeli… Ama maalesef bütün bu sürecin tek planlayıcısı ve sürdürücüsü olarak tarif ediyor kendini… Medya nasıl kullanılacak, CHP nasıl kullanılacak, İmralı nasıl kullanılacak, BDP nasıl kullanılacak gibi bir bakış açısıyla, kapalı kapılar ardında dar bir ekiple bu sorun çözülemez. AKP’li pek çok bakanın bile haberi yok süreçten… Bizi ise enstrüman olarak görüyor Başbakan. Eğer enstrüman olarak değil de partner olarak görmeyi başarırsa, ki Diyarbakır’daki cenazelerde arkadaşlarımız hükümet ve kamu yetkilileriyle diyalog halinde olduğu için olay çıkmadı, işte o zaman barışın yolu açılır, umutlar saman alevi gibi parlayıp sönmez…”

– Paris’te iki kişi gözaltına alındı. İkisi de öldürülen Sakine Cansız’ı tanıyor… Dolayısıyla bu örgüt içi infaz diyenlerin görüşünü güçlendirdi…

Paris’ten ben de bilgi aldım. Bu iki kişi zanlı olarak gözaltında değil; tanıklar… Yani büroya gidip ilk o manzarayı görenler… Sadece daha detaylı bilgi almak ve tanıklıklarına başvurmak için, önceki tanıklıklarla aralarında çelişkiler olduğu iddiasıyla tekrar çağrılmışlar emniyete… Onlar da gitmişler ve orada tutulmuşlar. Ama zanlı olarak doğrudan bir suçlama yok. Aceleci olmamak lazım. Yakında çıkar ortaya. Ama serbest kalma ihtimalleri çok yüksek…

– BDP’lilerin en baştaki açıklamaları Paris’teki bu üç infazın Türk gladyosunun işi olduğu yönündeydi. Sonra “İran olabilir” denmeye başlandı…

Evet, Sayın Ahmet Türk İran ihtimalini de dile getirdi. Elbette bütün ihtimalleri değerlendirmek gerekir… Bugüne kadar Başbakan’dan yazarlara kadar herkes kendi kişisel yorumunu söyledi. Hiç kimse gerçeğin ne olduğunu bilmiyor. Ben de bilmiyorum. Ne söylesem spekülasyon olacak. Ama kesin olan şeyler var.

– Nedir onlar?

Bunu yapan, asla bu sürece katkı sunmak için yapmamıştır. Bu süreci bozmak için yapmıştır. Çünkü PKK ile hiçbir sorunu olmayan, PKK’nin kurucularından olan Sakine Cansız gibi biri ve onunla birlikte iki kadın, çok travmatik bir şekilde, dünyadaki bütün toplumların dehşete düştüğü bir yöntemle infaz ediliyorlar. Bunu, şöyle yorumlar var, bu yüzden söylüyorum; “Sürecin önünü açmak için birileri yaptı. İki tarafa da ‘Barışın artık, yoksa bu tür şeyler yaparız!’ mesajı vermek için yaptılar” deniyor.

“Diyarbakır’daki mitingde polis geri durdu, şiddet kullanmadı, tek bir olay çıkmadı! Gördük ki devlet şiddet politikasından vazgeçtiğinde, sokakta şiddet olmuyor!”

– Daha büyük bir güç tarafından derken kastedilen kim sizce? Bir süredir “Amerika bu sürecin neresinde?” diye tartışılıyor. O mu kastediliyor burada?

Bilmiyorum. Şimdi hangi ülkenin ismini zikretsem yanlış anlaşılır. Ama şunu tahmin ediyorum; bu tür siyasi cinayetler, infazlar istihbarat birimlerinin desteği olmadan asla yapılamaz. Yani küçük bir çete veya birkaç kişi kendi başına bu işe karar verip yapamaz. Yapsa ülkeden çıkamaz, yakalanır. Ama bu tür olaylarda istihbarat desteği de her zaman devletin resmi desteği anlamına gelmez. Çünkü istihbarat örgütleri de kendi içinde derindirler. Türk Gladyosu dediğinizde, bunu NATO gladyosundan ayıramazsınız. NATO Gladyosu bütün NATO ülkelerinde örgütlüdür. Başbakan daha yakın zamanda kendi ağzıyla, “Türkiye’de derin devleti temizleyemedik henüz” demiştir. Bunu söyleyen bu ülkenin Başbakanı’dır. Odasında veya ofisinde böcekler çıktığında derin devletin halen kökünün kazınmadığı açıktır.

– Hangi derin devlet diye de tartışılıyor… Eski derin devlet mi, yoksa yeni oluşmuş bir derin devlet mi?

Bütün ülkelerdeki esas derin devlet Nato Gladyosu’dur. Ülkeler bunun üzerine gitmiştir. Bunu İtalya yapmıştır, bazen Fransa, bazen Türkiye yapmıştır. Fakat çoğu zaman bu ana gövdenin etrafında, sağında, solunda örgütlenmiş yapılara yönelebilmişlerdir. Ve bu operasyonlar da çoğu zaman bizzat NATO Gladyosu tarafından yapılmıştır. Kendisine yük olarak, safra olarak gördüğü yan örgütlenmeleri veya bir dönem kullandığı örgütleri kendisi tasfiye etmiştir. Bu kadar derin bir devletten söz ediyoruz. Ama Türkiye’de bu tasfiye olmamıştır.

– Başbakan’ın kastettiği bu mu?

Bilmiyorum. Fakat şunu da biliyoruz; Türkiye’de derin devlet içinde artık bir de derin bir AKP var. Yani AKP’nin içinde örgütlenmiş, yargıya, medyaya müdahale edebilen, yasayı, hukuku tanımayan, çete şeklinde örgütlenmiş, cemaatlerin ve bazı resmi AKP yetkililerinin içinde olduğu bir derin AKP var. Bu mudur Başbakan’ın kastettiği onu bilmiyoruz. Paris infazını yapan derin güçler hangileridir, bir araya gelip mi bunu yapmışlardır bilemeyiz. Fakat sonuçta Avrupa’nın ortasında bu kadar ciddi bir siyasi infaz gerçekleştiriliyorsa, biz bunu istihbarat örgütlerinden ve bu derin güçlerden bağımsız tanımlayamayız. Dolayısıyla bunlar işin içinde yoktur, bu iç infazdır diyerek bu olayı kimse kapatamaz. Biz kesinlikle olaya böyle yaklaşıyoruz. Arkasından Afrika’nın en ücra köşesindeki bir ülkenin çıkması bile, bunun NATO Gladyosu’nun işi olmadığı anlamına gelmez. Bu infazlar Paris’te yapılıyorsa, kesinlikle oranın derin istihbaratının, NATO Gladyosu’nun bilgisi, onayı ve desteğiyle yapılır.

– Öcalan, “Fransa suikastını yapanlar, MİT Müsteşarı’nı tutuklamaya çalışanlarla aynı” dedi. O da bunu mu kastetti o zaman?

Evet, doğru Sayın Öcalan’ın öyle bir tespiti var. Yani Hakan Fidan’a yönelen güç neyse, bu güç de o. Belki de içerdeki odakların yanısıra Türkiye’yi de aşan ama onları da kullanan bir güçten söz ediyor olabilir. Bu kadar esrarengiz bir güç değil aslında NATO Gladyosu. NATO’nun kuruluşundan beri bütün ülkelere kan kusturan bir örgüt bu. Türkiye bunu tasfiye etmiş midir, hiç sanmıyorum. Tasfiye edeyim derken mutlaka ki NATO gladyosuna mensup, onu yöneten kişiler de alınmıştır. Ama bunu tasfiye etme bahanesiyle binlerce AKP muhalifini de tutup içeri atmıştır AKP. O yüzden derin devleti tasfiye edememiştir zaten. Yüzüne gözüne bulaştırmıştır bu derin devletin tasfiye operasyonunu AKP. Demokrasiye veya hukukun üstünlüğüne kastedenleri değil, AKP’nin üstünlüğüne karşı çıkanları tutuklamıştır. Zaten budur en büyük hatası… Ergenekon operasyonlarının en büyük hatası da budur. Yani sen derin devleti tasfiye etmek istiyorsan, bu gizli örgütü ortaya çıkarıp, teslim etmek istiyorsan yargıya, buna kim karşı çıkabilir? Ama sen buradan yola çıkarak bütün toplumsal muhalefeti ezmeye çalışırsan, gazetecisinden akademisyenine kadar, bu işle, derin yapılanmayla ilgisi olmayanları da tutuklarsan işi sulandırmış olursun. Asıl derin devlet Türkiye’nin doğusunda faaliyet yürütmüştür. En büyük faaliyeti de son 30 yıldır oradadır. Ama sen tutuklattığın hiçbir insana bu soruyu sormamışsın poliste… “Köy yaktın mı?” diye sormamışsın, “Faili meçhul cinayet işledin mi?” diye sormamışsın. Bu soruları niye sormuyorsun, sorgulamıyorsun? Niye bunların hiçbirinin üstüne gitmiyorsun? Sonra çıkıp derin devletten şikayet ediyorsun Başbakan olarak. “Efendim, bunların halen kökü kazınmadı” diyorsun. Senin öyle bir niyetin var mıydı ki kazınmadı?

– AK Parti’nin asıl niyeti neydi peki?

Niyeti, devleti bütün kurumlarıyla ele geçirmekti. Devlet kurumlarını ele geçirince derin devleti tasfiye etmiş olacak diye düşündü. Yok, kardeşim, bu haliyle devlet kurumlarını ele geçirirsen derin devlet sen olursun. AKP burada bence tarihi bir fırsatı kaçırdı. Türkiye demokratikleşebilirdi. Bu fırsat vardı, toplum darbelerle, faili meçhullerle, geçmişte devletin işlediği bütün kirli suçlarla yüzleşmek istiyordu, böyle bir destek vardı ve AKP bu fırsatı kaçırdı. Darbeler adamakıllı soruşturulamadı, faili meçhuller soruşturulamadı. Şimdi, Paris infazı eğer buradaki derin devletle bağlantılıysa bunda AKP’nin en azından objektif sorumluluğu vardır.

“Çok zaman kaybettik, çok kan aktı, çok acılar çekildi… Bir tek insanı bile kurtarmak çok önemli. Ama bir gün daha geç yaptınız mı barışı bir insan daha ölmüş oluyor. Bir anne daha ağlıyor…”

– Dolayısıyla Paris’teki infazlarda NATO’nun mu parmağı var?

Evet. Bu NATO Gladyosu’dur. Başka bir derin devletten söz edemeyiz ki! Fransa’da, Paris’te yapılmış bu. Paris istihbaratının ve Fransız Hükümeti’nin birinci derecede sorumluluğu var. Her şeyden önce Fransa istihbaratının bunu önleme yükümlülüğü vardı. Sakine Cansız sıradan bir insan değildi… Haydi, önleyemedin, 10 gün geçti aradan, tek bir bilgi kırıntısı bile açıklamış, tek bir zanlıya bile ulaşmış değilsin. O yüzden bu bahsettiğimiz NATO Gladyosu’dur. Türk’le, Türk milletiyle alakalı bir şey değil bu. Gladyo dediğinizin, derin devlet dediğinizin milliyeti, ırkı yoktur. Ve iş yaparken de milliyete, ırka bakmazlar.

– “Balıkçı” diye tanıdığımız İlhami Işık, “O tetiği çeken PKK’lı bile olsa çektiren Fransa ya da Suriye’dir” demişti. Böyle bir ihtimal var mı peki?

Kestirmek zor. Ne söylesek spekülasyon olur…

Leyla Zana’nın tırnağı bile bizim için çok değerli

– “Kürt meselesini Başbakan Erdoğan çözer” sözlerinden ötürü Leyla Zana’nın BDP tarafından yalnız bırakıldığı izlenimi var… Diyarbakır’daki mitingde neden tek başınaydı Leyla Zana?

Orada, bir taziye ortamında herkes hüznünü, acısını içinde yaşarken, Leyla Hanım ayrıydı demek doğru değil. Gültan Hanım, çok üzgündü, çok duygusaldı, konuşma bile yapamadı, tabutun yanındaydı. Pervin Hanım başka bir yerdeydi, Aysel Hanım başka bir yerdeydi. Sadece konuşma yapacak olanlar otobüsteydi. Öyle Leyla Hanım yalnız kaldı gibi bir durum yok. Yani Leyla Zana ayrıymış, biz ayrıymışız veya milletvekillerimiz arasında ayrım yapıyormuşuz gibi bir durum söz konusu değil… Şemdinli’de PKK’lilerle kucaklaşanlar, kucaklaşmayanlar, her türlü ayrım yapılmaya çalışılıyor… Ama asla, hiçbir zaman böyle bir ayrım yok. Bizi böyle kutuplaştırmaya çalışan yaklaşımları asla kabul etmeyiz. Leyla Hanım da kabul etmez. Şunu da söyleyeyim; Leyla Hanım barış için, akan kanın durması için iyi niyetli bir çaba sarfetti, bir girişimde bulundu. Ama onun o girişimini kötüye kullanacaklarını biliyorduk. Biz sadece bunu anlıyorduk. Yani Leyla Hanım’ın girişimlerini, çabalarını, iyi niyetini bu hükümet o dönem anlamayacaktı…

– Orada Leyla Zana, siyasi gücünden ötürü isterse Kürt meselesini Erdoğan’ın çözebileceğini söylemişti. Sonuçta mesaj oydu ama…

Madem öyle, Leyla Hanım sorumluluk alarak, risk alarak bu çıkışı yaptığında hükümet Sayın Öcalan ile müzakere başlatsaydı o dönem! Değil mi? Ama onu yapmak yerine bizi birbirimize düşürmeye çalıştılar. Leyla Hanım da bunu fark etti. Bu şekilde bizi birbirimize düşürmeye çalışarak hiç kimse bir şey elde edemez. Bunun imkanı da yok. Leyla Hanım’ın tırnağını, Leyla Hanım üzerinden hesap yapmaya çalışanlara değişmeyiz. Bizim için bütün arkadaşlarımızın tek bir tırnağı dahi değerlidir. Leyla Hanım’ın da… Leyla Hanım bizi eleştirebilir, politikalarımıza öneri de yapabilir. Bu onun hakkıdır. Seçilmiş milletvekilidir, deneyimli bir siyasetçidir, uzun yıllarını cezaevinde geçirmiştir. Biz de Leyla Hanım’ın söylemlerini, politikalarını eleştirebiliriz. Aramızda bu kadar sevgi ve saygı bağı vardır. Birbirimize eleştirebilecek kadar güveniriz. Bu güvendir, bu ayrılık değildir. O yüzden Kürtleri, Kürt siyasetçileri birbirine düşürmeye çalışarak buradan bir ekmek çıkarmaya çalışmaktan hükümet vazgeçse iyi olur. Bu hem zaman kaybettiriyor hükümete hem de faydalı bir şey değil. Kürtler birbirine düşünce daha mı iyi sonuç çıkıyor ortaya? Hayır, kaos çıkıyor…

– Hükümet isteseydi müzakerelere o dönem başlardı diyorsunuz…

Evet… Demek ki istemiyormuş o dönem. Bizim de anlaşamadığımız nokta oydu zaten. Yani Erdoğan o dönem istemiyordu, mesele oydu.

– Şimdi?

Şimdi istiyor ya da istemiyor ama çözmek durumunda. Bu bir istekten mi kaynaklı, zorunluluktan mı çok önemli değil. Ama en azından süreç başladı, o önemli. Şimdi bir umut ışığı var. O ışığı büyütmemiz lazım. Olur mu olmaz mı, başarabilir miyiz ayrı bir şey ama denemeden başaramayacağımız kesin. Biz denemek, bu fırsatı değerlendirmek istiyoruz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: