Barış ve Demokrasi Partisi

Halklar Adına Bütçeye Şerh Koyduk

Posted on: 19/12/2012

i balukenGrup Başkanvekilimiz İdris Baluken’in Özgür Gündem’de yayımlanan röportajını paylaşıyoruz:

Bütçede Öncelik Savaş ve Talan

Yoksuldan alıp zengine veren, eğitimi, sağlığı, yatırımları değil, savaşı, rantı, talanı önceleyen bir bütçe olduğu için BDP olarak karşı bir tutum aldık. Yine Kürt sorununda rutin dışına çıkılan, suç icraatlarına, Suriye’deki çetelere örtülü ödenek adı altında ayrılan bütçeye itiraz ediyoruz.

Önerimiz Demokratik Özerklik

Bizim önerdiğimiz demokratik özerk modelde, başta bütçe olmak üzere hiçbir karar ve uygulama süreci halktan bağımsız olamayacağı gibi doğrudan halkın denetim ve müdahalelerine açık bir sistemdir. Yerellerin güçlendirildiği bu sistemde temsili değil doğrudan demokrasi vardır.

Halklar adına bütçeye şerh koyduk

Meclis Genel Kurulu’nda 10 Aralık tarihinde başlayan bütçe maratonu 20 Aralık Perşembe günü bütçenin tümü üzerinde yapılacak son konuşmalar ile tamamlanacak. 307.1 Milyar TL geliri ile 404 Milyar TL gideri olan ve Türkiye’de yaşıyan her bir bireyi tek tek ilgilendiren Merkezi Bütçe’ye Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) muhalefet şerhi koydu. Bütçenin gelir giderleri yanı sıra Meclis’te yaşanan tartışmaları BDP Grup Başkan Vekili Çewlîg (Bingöl) Milletvekili İdris Baluken ile konuştuk.

2013 bütçesine şerh koydunuz. Nedenlerini açar mısınız?

Her şeyden önce bu bütçe de diğer bütçeler gibi halktan alınan vergilerin toplumun sadece belli kesimlerine, sermayedara, parası çok olan yandaşa dağıtıldığı bir bütçe oldu. Yani tam olarak sermaye transferi yapan, yoksuldan alıp zengine veren bir bütçe. AKP bu bütçeyi dünyayı uçuruma sürükleyen, yoksulluğu daha da arttıran, halkları yeni kölelik rejimlerine mahkum eden neoliberal ideolojiye göre yaptı. Bu ideoloji özellikle 1970’lerden sonra, sermaye dünya çapında kar oranlarını nasıl arttırır, nasıl daha fazla para kazanır hassasiyetiyle oluşturulduğu için, bu sistem de işçiler, köylüler, yoksullar, emekliler, yani toplumun kendisi bilinçli olarak dışlandı. Bu, değerli bir akademisyenin deyimiyle “ekmeğe olan ihtiyaç arttıkça ekmeğin fiyatının yükseltildiği” ahlaki olmayan bir sistemdir. İşte bir yıl içinde başta elektrik ve doğalgaza yüzde kırkları bulan zamlar yapıldı. 2013 yılında da otomatiğe bağlanmış zamlar var. Bu zamlarla milyar liralar alınıp başta ülkemizdeki savaş olmak üzere birçok gereksiz, demokratik bir ülkede olmaması gereken harcamalardan kaynaklanan bütçe açıklarının kapatılması için kullanılıyor. 2013’te 116 vergi kaleminden, sermayedarlar, zenginler muaf tutulacak, bunun da toplamda 19 milyar dolayında olması bekleniyor. Buna karşın, vergilerin yüzde 70’i dolaylı vergilerden, yani ücretlilerden alınıyor. Bu gidişatı kabul etmediğimiz için, yoksuldan alıp zengine veren, eğitimi sağlığı, yatırımları değil, savaşı, rantı, talanı önceleyen bir bütçe olduğu için BDP olarak bu bütçeye karşı bir tutum aldık. Çünkü bizim yerimiz, bizi seçip Meclis’e gönderen yoksul, ezilen, emekçi halkımızın yanıdır. Onların haklarını savunmakla mükellefiz.

Bu bağlamda tarım bakanlığının bütçesi politik tercihi mi yansıtıyor?

Demokratik özerk bir modelde başta bütçe olmak üzere hiçbir karar ve uygulama süreci halktan bağımsız olamayacağı gibi doğrudan halkın denetim ve müdahalelerine açık bir sistemdir. Yerellerin güçlendirildiği bir sistemde temsili değil doğrudan demokrasi vardır
Evet, bu tam da bahsini ettiğimiz zihniyet ve dünya görüşünden kaynaklı ideolojik-politik bir tercihtir. Tarım politikasını büyük tekeller yaratmak üzerine kuran bu hükümet, bugün, bu sektörü tam bir yoksunluk ve yoksulluğa mahkum etti. En fazla emek sömürüsü bu alanda, en yüksek kayıt dışılık bu alanda. Üstelik bu alan Türkiye’de işsizliği düşük gösteren, en yüksek istihdamın olduğu sektörlerden biri. Tarım desteklerinin 2013’teki oranı bütçenin yüzde 2’si olacak. Bir tarım ülkesinde böyle bir oran oldukça komiktir. Bu şekilde, insanlar yerlerinden yurtlarından ayrılıp büyük kentlerde sanayi ve hizmetlere ucuz iş gücü oluyorlar. Bu da AKP’nin tarım politikasının kime hizmet ettiğinin açık bir göstergesidir. Çiftçi için, köylü için her şey daha da kötüye gidiyor. 10 yıl önce 1 litre mazot almak için 3 buçuk kilo buğday satması gereken çiftçinin bugün 7 kilo buğday satması gerekiyor. Bu veri bile tek başına çok şey anlatıyor.

Sosyal harcamalar kaleminin arttırıldığını belirtiyor hükümet. Bütçe ne kadar sosyaldir?

Bu bütçenin sosyal olmadığı, tam aksine sosyal karşıtı bir bütçe olduğunu yoksul kesimlerden varlıklı kesimlere yaptığı servet transferinden anlayabiliyoruz. Sosyal yardım adı altında yapılan yardımlar yoksulluğa bir çözüm üretmediği gibi bir suistimal alanına çeviriyor. İşte aile ve sosyal politikalar bakanlığına ayrılan pay bütçenin yüzde 2’si. Burada toplumun yaklaşık yüzde 13’ü olan engelliler var, yaşlılar var, kadınlar var… 10 yıllık AKP iktidarı sürekli sosyal yardım adı altında kömür, mercimek dağıtıp durdu. Ama bugün yoksulluk hâlâ kanayan yara.

Örtülü ödeneğe ilişkin itirazlarınız var…

Örtülü ödeneğin Kürt sorununda rutin dışına çıkılan, suç olarak sayılan icraatlara, dinlemelere, Suriye’de çetelerin desteklenmesine gittiğini rahatlıkla ifade edebiliriz. Özellikle imha konseptinin devreye konduğu son birkaç yılda örtülü ödeneğin artışı çok ciddi noktalara çıktı. 2011 yılında 400 milyon lira olan örtülü ödenek, 2012’de 1 milyar lira civarında gerçekleşti. Bu aradaki fark aynı zamanda hükümetin gizli saklı işlerinin de arttığı anlamına geliyor. Demokratik bir ülkede örtülü ödenek bu kadar olmaz. Bu tablo AKP hükümetinin demokrasi güvenlik denkleminde güvenlik politikalarına sarıldığının en net göstergelerinden biridir.

Diyanet’e ayrılan pay yoğun eleştiri konusu. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Diyanet’e ayrılan pay birçok bakanlığın bütçelerinin toplamından daha fazla. 127 bin personeliyle de birçok bakanlığı geride bırakmış bir başkanlık. AKP iktidarıyla artan din suistimalinin önümüzdeki dönemde de artarak devam edeceğinin bir göstergesidir bu bütçe. İşte Kürdistan’a birlerce imam atadılar. Bu imamlar aynı zamanda AKP siyasetinin bir taşıyıcısı adeta bir asimilasyon misyoneri gibi çalışıyorlar. Bir halkı diniyle etnik, siyasal, kültürel kimliği arasında çaresiz bırakmaya dönük bu tür icraatlar artık halk tarafından da ciddiye alınmıyor, rağbet görmüyor. İşte sivil cumalar; tam bir sivil itaatsizlik eylemi ve egemenlere, “bizimle inancımız arasına giremezsin” diyor. AKP halkın inancından elini çekmediği sürece özellikle Kürdistan coğrafyasında daha hızlı bir çöküş yaşayacağını görmüyor. Bu da bu iktidarın siyasal öngörüsüzlüğü ve Kürtleri, Kürtlerin siyasal mücadele tarihini bilmediğini gösteriyor.

Birçok kurum denetim dışıdır. Bunun sebebini neye bağlıyorsunuz?

Yoksuldan alıp zengine veren, eğitimi, sağlığı, yatırımları değil, savaşı, rantı, talanı önceleyen bütçeye karşı tutum aldıklarını belirten BDP’li Baluken, denetim dışına itilen bütçede harcamaların halktan gizlendiğini vurguladı. Baluken, ‘halklar adına’ bütçeye şerh koyduk diyor
Devletin merkezine yerleştikten sonra ya da doğrudan devlet haline geldikten sonra bir iktidarın halk karşıtı ve çoğu zaman suç sayılabilecek faaliyetleri de artar. Bu her zaman böyledir ve iktidar olmanın, güce tapmanın doğal sonuçlarından biridir. AKP iktidarı geçtiğimiz dönem Sayıştay yasasında yaptığı bir değişiklikle bütün kuruluş bütçelerinin denetimini “hukuka uygunluk”la sınırlandırdı. Yani 10 tane helikopter alınmışsa Sayıştay bu helikopterlerin alınmasına gerek olup olmadığı, kamu üzerinde ki maliyetine değip değmediği gibi etkinlik ve performans gibi denetimleri yapamıyor. Sadece o helikopterler alınmış mı ve ihale usulüne göre mi, ona bakıyor. Bu bütün kuruluşlar için böyle, ayrıca bakanlar kurulu kararıyla askeri, istihbari ve emniyet amaçlı bütçelerin raporlarının “gizlilik” içinde yapılması yönünde yönetmelik çıkardılar. Bu, halkın bütçe üzerindeki denetimini toptan ortadan kaldırdı. Şeffaf olmayan bir bütçe kendi çıkardıkları yasalara da aykırı. İşte 5018 sayılı kamu mali kontrol yasası bütçenin şeffaf olmasını istiyor. Bu durum savaş ekonomisinin, özelikle Kürt sorununun maliyetini kamuoyundan gizliyor. Halkın sofrasından çalınan ekmeğin, zeytinin, gasp edilen çorbanın mermiye, bombaya, gaza gittiğinin açıkça görülmesi halkın tepkisini çekecektir. AKP bunu biliyor ve bütün egemenler gibi halk tarafından bilinmesini istemiyor.

Artan bir bütçe açığı var. Sebebini neye bağlıyorsunuz?

Bütçe açığı her zaman kötü değildir. Ancak bu toplumun ihtiyaç alanlarını ve üretimi büyüttüğü ölçüde böyledir. AKP döneminde bütçe açıklarının birincil sebebi toplumsal ihtiyaçlar değil, tam tersine toplumu daha fazla sindirmektir. Yaz aylarında maliyeden Kürt hareketini bastırmak için 650 milyon lira ek ödenek alındı. Yine kendi siyasal öncelikleri için, 4+4+4 sistemine yönelik büyük ek maliyetler yaratıldı. Bütçe açıkları tam da bu noktada toplumsal adaleti kökünden sarsacak birtakım yapısal dönüşümler, ret ve inkar için arttırılıyor.

Sendikaların, sivil toplum örgütlerinin, iktisatçıların bütçe tartışmalarına duyarsız kalmalarını neye bağlıyorsunuz?

Bu durum aslında sadece bu saydığınız alanı değil daha geniş bir kesimi kapsıyor. Bu, AKP’nin bütün toplumsal alanları zor ve tehdit yoluyla sindirmesinin bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. Bugün demokrasi ve insan hak ve hukukuna saldırıda Türkiye, AKP ile birlikte yeni tarz tutturdu. Aynı zamanda demokrasi mücadelesi açısından da olağanüstü bir konjonktürdeyiz. Toplum bu kadar baskı altındayken akademisyenler kendilerini her gün tehdit altında görürken, sendikacılar her gün sudan gerekçelerle tutuklanıyorken bu alanda belli dönemlerde bir geriye gidiş gibi görülen sessiz bekleyişler olabilir, ancak bunun geçici olduğunu ve biriken bir toplumsal öfkeye yol açtığını da rahatlıkla ifade edebilirim. Bu durum aslında AKP’yi yanıltıyor. Türkiye’de büyük bir toplumsal mücadele deneyimi var. Ben bu deneyime güveniyorum.

2013 bütçesinin genel kurulda tartışılma biçimini, yaklaşımları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Adorno’nun ünlü bir sözü vardır, “yanlış hayat doğru yaşanmaz” diye. BDP blok grubunun dışında bütçeye yapısal eleştiriler sunan, toplumcu önerileri olan bir tartışma düzeyi maalesef göremedik. Sürekli tıkanmış, çürümüş bir sistemin nasıl ayağa kaldırılacağı yönlü tartışmalarla yirmi birinci yüzyılın sorunlarına cevap bulmak imkansız. Magna Carta’dan bu yana 800 yıllık tarihi olan halkın “bütçe hakkı” ortadan kaldırılıyor. İşte biz bu yüzden bütün eleştirimizi, muhalefet şerhlerimizi ve çözüm önerilerimizi sistem eleştirisiyle birlikte verme gayreti içindeyiz.

Son olarak sizin çözüm öneriniz nedir?

Önerimiz demokratik özerkliktir. Demokratik özerklik hem var olan çürümüş, işlemeyen sisteme bir alternatif, hem de getirdiği çözümler itibariyle toplumcu bir perspektife sahiptir. Bu çözüm projemiz sadece Kürt’leri kapsamıyor. Bunun içinde Türkiye’de yaşayan bütün halklar inançlar, yaş grupları, farkı cinsel yönelimi olanlar, yani kısacası toplumun tümü var. Demokratik özerk bir modelde başta bütçe olmak üzere hiçbir karar ve uygulama süreci halktan bağımsız olamayacağı gibi doğrudan halkın denetim ve müdahalelerine açık bir sistemdir. Yerellerin güçlendirildiği bir sistemde temsili değil doğrudan demokrasi vardır. Bu sistemde sokaklara kadar örgütlenen halk meclislerinin kendi ihtiyaçlarını yine kendisinin belirlediği ve buna göre bir bütçelemenin ve sosyal güvenliğin inşa edildiği, bütün kararların toplumsal müzakereye açık olduğu bir işleyiş vardır.

Yerel yönetimlerde ayrımcılık var

Genel bütçe gelirlerinin sadece yüzde 9’u mahalli idarelere ayrılıyor. 2013 yılında yerel yönetimlere 33.4 milyar lira ayrıldı. Bunun büyük bir kısmı İstanbul, Ankara gibi büyük kentlere gidiyor. Ancak, özellikle Bölge’ye merkezi yönetim bütçesi üzerinde gönderilen rakamların büyük bir kısmı savunma ve güvenlik harcamalarına gidiyor. Mesela 2011 yılında Dersim’e gönderilen paranın yüzde 60’ı asker ve polis harcamalarına gitti. Sağlık için gönderilen oran sadece yüzde 7. Hakkari’ye gönderilen rakamın yüzde 50’si, Şırnak’a gönderilenin yüzde 43’ü yine militarist harcamalara gitti. Sağlık gibi toplumsal bir ihtiyaca gönderilen ise yüzde 10 bile değil. Bu tablo 2012’de de değişmedi. Batı illerinde ise bu rakamlar oldukça düşük ve birçok yerde yüzde 20’nin üzerinde değil. İşte bu rakamlar bile tek başına ayrımcılığın en açık göstergesidir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: