Barış ve Demokrasi Partisi

Özal’ı Devlet Çetesi Öldürdü

Posted on: 12/12/2012

h dicleDiyarbakır D Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Diyarbakır milletvekilimiz Hatip Dicle’nin Özgür Gündem’de yayımlanan yazısını paylaşıyoruz:

17 Mart 1993 günü PKK Lideri Sayın Abdullah Öcalan tarafından, 1 aylık ilk tek taraflı ateşkes ilan edildi. PKK tarafından atılan bu önemli adımın arka planında ise, Özal’ın, Talabani aracılığıyla PKK ile kurduğu dolaylı diyaloğun büyük payı vardı. Şimdi sorun, bu bir aylık ateşkesi süresize çevirip, barışçıl çözüm adımları atabilmekti.

Özal ile Güvence Öldürüldü

Bu nedenle Özal, devreye biz HEP milletvekillerini koydu. Sayın Öcalan’ın yanına gittik. 16 Nisan’da Öcalan süresiz ateşkes ilan etti. Bir gün sonra Özal’ın ölüm haberini aldık. Özal’ın ölümü demokratik çözüm konusunda, en güçlü iradeyi ortaya koymuş bir yetkilinin kaybı ve ateşkesin en büyük güvencesinin de yitirilmesiydi.

Özal’la birlikte çözümü de öldürdüler

1992 Newroz katliamından başlayarak Kürt coğrafyasında adım adım yükseltilen devlet terörünün, sonuçta devlet bünyesinde de bir iç hesaplaşmaya yol açması kaçınılmazdı. Nitekim Kürt özgürlük mücadelesini tümüyle ezmek için, devlet terörünü dizginlerinden boşalmışcasına uygulamak isteyenlerle, devlet bünyesinde buna karşı çıkan kesimler arasındaki iktidar kavgası, 1993 yılının ilk altı ayına damgasını vurmuştu.

Suikastler dönemi

93 ateşkesinde en büyük rolü oynayan, merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’dı. Merhum Özal, tüm iyi niyetiyle, bu sorunun barışçıl çözümü yolunda üstün çabalar sarfetmişti. YNK Lideri Celal Talabani aracılığıyla PKK Lideri Öcalan’a mesaj iletmişti. Sayın Talabani ve Sayın Öcalan arasında gerçekleştirilen bir dizi görüşmelerden sonra da, söz konusu ateşkes tek yanlı olarak ilan edilmişti
Hafızamızı zorlayarak, o dönemdeki siyasi suikastleri hatırlayalım. Önce 24 Ocak 1993 günü araştırmacı-gazeteci Uğur Mumcu’nun evinin önünde arabasını çalıştırmak isterken, profesyonelce yerleştirilmiş bir bomba ile havaya uçurulması… İlk önce bu cinayet, PKK üzerine yıkılmaya çalışıldı. Belki de amaç halen imha konseptine ikna olamamış Kemalist kesimleri, PKK ve Kürtlere karşı politik anlamda mevzilendirmekti. Bazı kesimler ise cinayetin arkasında İran parmağını arıyorlardı. Ama tüm bu iddialar Susurluk vakasından sonra açığa çıkan gerçeklerle, deyim yerindeyse tuzla buz oldu. Çünkü ortaya çıkan gerçekler derin devlete bağlı özel savaş çetelerini işaret ediyordu. Ardından Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile yakınlığıyla bilinen Org. Eşref Bitlis’in Ankara’dan kalkan özel uçağının, kalkıştan hemen sonra düşmesiyle yaşamını yitirmesi… Daha sonra açığa çıkan gerçeklerle, faili meçhul bir suikast olduğunun, geç de olsa anlaşılması… Oysa ilk resmi raporlar olayı, uçağın buzlanmasından kaynaklanan tekniki bir kaza olarak açıklamıştı. Bu elim olaydan haftalar önce, merhum Eşref Bitlis’in sivilleri giyinmiş olarak HEP Genel Başkanı Ahmet Türk ile TRT’de yayınlanan Kürt sorununun tartışıldığı bir programa katılması bile, yaklaşımındaki ılımlılığı göstermeye yetmez miydi? Bu kez hedef seçilen, işte böyle bir komutandı. Sonradan başta oğlu olmak üzere ailesinin, bu kaza süsü verilen siyasi suikasti çözmek için giriştikleri tüm çabalar ne yazık ki sonuçsuz kaldı.

Ateşkes görüşmeleri

İşte böyle kritik bir süreçte, 17 Mart 1993 günü PKK Lideri Sayın Öcalan tarafından, 1 aylık ilk tek taraflı ateşkes ilan edildi. Yine endişe içinde katliamlar beklediğimiz 21 Mart Newroz bayramından birkaç gün önce açıklanan bu karar, yalnız bizleri değil tüm Türkiye’yi rahatlatmıştı. Tahmin edileceği gibi, bu olumlu siyasi atmosfer dolayısıyla Newroz, tüm Kürdistan coğrafyasında barış özleminin seslendirildiği bir panayıra dönüştü. PKK tarafından atılan bu önemli adımın arka planında ise, Cumhurbaşkanı Sayın Özal’ın, YNK Lideri Sayın Talabani aracılığıyla PKK ile kurduğu dolaylı diyalogun büyük payı vardı. Şimdi sorun, bu bir aylık ateşkesi süresize çevirip, Kürt sorununun çözümünde barışçıl adımları atabilmenin uygun siyasi, psikolojik ortamını yaratmaktı. Bu nedenle rahmetli Özal, devreye biz HEP milletvekillerini de koydu. Parti yetkili organlarımızda tartıştıktan sonra, 6 kişilik bir heyetle Sayın Öcalan’ın bulunduğu Lübnan’ın Bekaa Vadisi’ne gidecek ve kendisinden ateşkesi süresiz uzatmasını isteyecektik. Parti yetkili organlarımız, 5’i HEP milletvekili olmak üzere heyetimizin şu kişilerden oluşturulmasını kararlaştırdı: Genel Başkan Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Orhan Doğan, Sedat Yurttaş, Hatip Dicle ve Feridun Yazar.

Şam’a bu amaçla giden HEP milletvekilleri heyeti, Türkiye Cumhuriyeti’nin Suriye Büyükelçilik Müsteşarı tarafından karşılanmış ve ertesi gün büyükelçi ile bir saatlik bir toplantı gerçekleştirilmişti. Daha sonraki gün, Lübnan’da PKK Lideri’nin bir basın toplantısında da Türkiye’den gelecek gazeteciler ve YNK Lideri Sayın Celal Talabani ile birlikte hazır bulunmuştuk.

Bu görüşmede biz kendisini ateşkes ve kalıcı barış konusunda gayet samimi gördük. Kendisinin bize ifade ettiği aynen şuydu: ‘’Biz çok mütevazi talepler ve asgari ateşkes koşulları ileri sürerek, silahları tek yanlı susturduk. Koşullarımız sadece şunlardı; bize karşı imha amaçlı askeri operasyon yapılmasın. Çünkü ben de 10-15 bin insana karşı sorumluyum, onları korumak zorundayım. İkincisi; bölgede köylerimiz yakılıp, boşaltılıyor. Bu uygulama durdurulsun. Üçüncü de, sivilleri hedef alan faili meçhul cinayetler, kendisinin deyimiyle ‘kontr-gerilla tarafından gerçekleştirilen cinayetlerin’ son bulmasıdır ki buna şunu da ekliyordu; ‘Devlet Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı Özel Harp Dairesi bunu örgütlüyor’… Bu üç insani koşulumuz yerine getirilirse biz ateşkesi süresiz olarak uzatırız.”

Özal’ın ölüm haberi

Kendisine çeşitli kanallardan ulaşan mesajları dikkate alan PKK Lideri Sayın Öcalan, bugün Irak Cumhurbaşkanı olan Sayın Talabani ve bizim de hazır bulunduğumuz, Lübnan’ın Bar Elias kasabasındaki basın toplantısında, süresiz ateşkes ilan etti. Tarih 16 Nisan 1993’tü… Bizler büyük bir umut ve barış hayalleriyle Türkiye’ye dönmeye hazırlanırken, ateşkes ilanından sadece bir gün sonra Şam’da Cumhurbaşkanı Sayın Özal’ın ölüm haberini almıştık. Tarih 17 Nisan 1993… Bu acı haber üzerine, PKK Lideri Öcalan, yayınladığı başsağlığı mesajında; ‘’Özellikle Kürt meselesinde, Talabani vasıtasıyla benim şahsımda saygılı ve tarihe yaraşır işlerin yapıldığına dair, sözlü mesajlarını aldım. Bu mesaj beni etkilemiştir. Ailesine başsağlığı dilerim…’’ diyerek, Cumhurbaşkanı merhum Özal’ın ateşkes sürecindeki rolünü dile getirmişti. Bizler ilk günden beri, merhum Özal’ın; Kürt sorununun çözümünü istemeyen devlet içindeki statükocu şahin kanat tarafından öldürüldüğüne inandık. Tıpkı Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis gibi… Ya da Osmanlı döneminden beri devlet içinde tezgahlanan, saray darbelerinde olduğu gibi… Sonradan ailesi buna ikna oldu ki, çok uğraştılar. Ama ne yazık ki, daha önce sözünü ettiğim siyasi suikastlerde olduğu gibi, cinayetlerin üzerindeki sır perdesini kaldıramadılar.

93 Konsepti

Merhum Özal’ın yerine Süleyman Demirel; Başbakanlığa da Tansu Çiller gelince Kürtlere karşı dizginlerinden boşalırcasına bir devlet terörü uygulamanın, diğer bir deyişle imha konseptinin önünde, artık hiçbir engel kalmamıştı. 1993 Haziran ayında, Erdal İnönü’nün bu konseptin farkında olarak, hükümetten ve SHP Genel Başkanlığı’ndan ayrılacağını açıklamasının perde arkasında ise, aslında bu gerçeğin olduğu kulislerde dolaşıyordu.

Tam da o günlerin birinde, havaalanındaki Vip salonunda Ahmet Özal ile karşılaştığımızda koyu bir sohbete dalmıştık. Sohbetin bir yerinde, Sayın Özal’a, Kartal Demirağ olayın perde arkasını sormuştum. Verdiği yanıt ilginçti: “Babam o olayın arkasını hiç bırakmadı. Ama gidip devlete dayanınca sustu” demişti. O sohbet sırasında Ahmet Özal, Başbakan Tansu Çiller’in izleyeceği politika konusunda da bana önemli bir ipucu vermişti. Aralarındaki bir görüşme sırasında Başbakan Çiller, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın öldürülmesi gerektiğini söyleyince Ahmet Özal kendisine şu yanıtı verdiğini söylüyordu: “Bence bu düşünce yanlış… Bakınız Mossad isterse, FKÖ Lideri Yaser Arafat’ı öldüremez mi? Şüphesiz buna gücü var. Ama liderinin öldürülmesinin sorunu daha da karmaşık hale getireceğinin bilincindeler. Çünkü bir gün çözüme karar verildiğinde, karşı tarafta güçlü bir lidere ihtiyacınız olacak da ondan…” demişti.

Cindoruk: Şahinler kazandı

1993 Haziran ayıydı… Bir vesileyle Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk’u ziyaret eden arkadaşımız Adıyaman Milletvekili Mahmut Kılınç ile yanındaki diğer milletvekili arkadaşımıza Cindoruk; “Bakın arkadaşlar, Kürt sorunu konusunda devletin şahin mi, güvercin mi politikalar izlemesi gerektiği hususunda, uzun zamandır devlet bünyesinde devam eden tartışmayı ne yazık ki şahinler kazandı. Artık hesabınızı buna göre yapın…” demişti. Görüşmede bulunun HEP’li milletvekili arkadaşlarımız bu mesajı bize duyurdular.

Çiller’in Başbakan olmasıyla, Kürt halkı ve onun özgürlük mücadelesine karşı yıllardır sürdürülen özel savaş, yeni ve çok tehlikeli bir aşamaya girdi. O tarihten itibaren yüzlerce sivil, savunmasız Kürt yurtseveri; sonradan Susurluk vakasıyla kirli çarşafları ortalığa saçılan, ilgili devlet birimlerinin kontrolündeki ölüm mangaları tarafından sokak ortalarında öldürüldüler. Bu sokak infazları sırasında, sadece ben, arkadaşlarımın arasından 36 kişiyi kaybettim. Köy yakma ve boşaltmalarda, geçmiş yıllara nazaran olağanüstü bir artış gözlendi. Gerillaya karşı geliştirilen yoğun askeri operasyonlar sırasında gerçekleşen silahlı çatışmalarda, yüzlerce asker, özel tim ve gerilla yaşamını yitirdi. Kürdistan coğrafyası baştan başa kana bulandı. Bu topyekün saldırı sürecinden DEP de nasibini alarak; yerel örgütleri, genel merkezi, üye yönetici ve milletvekillerine karşı çok pervasızca bir baskı kampanyası başlatıldı.

Talabani: Özal gitti. Bu iş bitti

93 ateşkesinde en büyük rolü oynayan, merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’dır. Merhum Özal, tüm iyi niyetiyle, bu sorunun barışçıl çözümü yolunda üstün çabalar sarfetmişti. YNK Lideri Celal Talabani aracılığıyla PKK Lideri Öcalan’a mesaj iletmişti. Sayın Talabani ve Sayın Öcalan arasında gerçekleştirilen bir dizi görüşmelerden sonra da, söz konusu ateşkes tek yanlı olarak ilan edilmişti. Ateşkes süreci ile ilgili olarak, bizim gözlemlerimiz şuydu: Öncelikle belirtmeliyim ki, o dönemde HEP Genel Başkan Yardımcısı idim. Bölgeyi sürekli gözetim altında tutuyorduk. Devlet ilk aşamada, yani Sayın Özal’ın vefatına kadar olan dönemde, askeri operasyonları nispeten azaltmıştı. Köy boşaltma ve yakmaları, hemen hemen sona ermişti. Faili meçhul denen cinayetler, neredeyse durma noktasındaydı. Bu durum 1993 Mayıs ayı başına kadar devam etti. 16 Nisan günü Lübnan’ın Bar Elias kasabasında PKK Lideri Öcalan’ın bir aylık ateşkesi süresize dönüştürüldüğü basın toplantısında, Türkiye’den gelen gazeteciler ve Sayın Talabani ile birlikte hazır bulunduk. Hepimiz barış ve demokratik çözüm için çok umutluyduk. Ertesi gün, yani 17 Nisan’da, Şam’da, bir yemek davetinde Sayın Talabani ile birlikteyken, Cumhurbaşkanı Özal’ın vefat haberini derin bir üzüntü ve kaygıyla öğrendik. Sayın Talabani’nin endişe ve üzüntüyle yaptığı ilk yorumu; “Özal gitti. Bu iş bitti” şeklindeydi. Özcesi, ateşkes sahipsiz kalmıştı. Biz Sayın Öcalan ile bu elim olaydan sonra bir görüşme daha yaptık. Kendisi de çok üzüldüğünü belirtiyordu. O görüşmede, “Sayın Özal bu sürecin derinleşmesi için katkı sunacaktı ama vefatından sonra maalesef bu sürecin artık yürüyeceğine inanmıyorum” demişti. Öyle de oldu.

Özal öldürüldü!

Cumhurbaşkanı Sayın Özal’ın vefatı ve sonrasındaki gelişmeler… Devlet cephesinde bir boşluk doğdu. Yeni hükümet oluşumu dönemiydi vesaire… Şimdi şunu çok açıkça ve rahatlıkla söyleyebilirim: PKK gerçekten ateşkesten yanydı. Kendileriyle görüştüğümüzde bize bu teminatı verdiler. Eğer merhum Özal’ın vefatı olmasaydı, onlardan aldığımız bu mesajları Sayın Cumhurbaşkanı’na, ilgili sayın bakanlara ve diğer devlet yetkililerine iletecektik. Çünkü biz bu amaçla oraya gitmiştik. Ama daha sonra süreç, hiç istenmeyen bir şekilde gelişti ve maalesef yine binlerce Kürt ve Türk genci çatışmalarda yaşamını yitirdi.

Aslında Sayın Özal’ın vefatı bu sorunu demokratik yollardan çözme konusunda, devlet içinde en güçlü iradeyi ortaya koymuş bulunan bir yetkilinin kaybı ve ilan edilmiş tek yanlı ateşkesin en büyük güvencesinin de yitirilmesi anlamına geliyordu. Böylesi kritik ve tarihi bir süreçte Cumhurbaşkanı Özal’ın kaybı, o dönemden itibaren kendisinin öldüğü mü, öldürüldüğü mü yönündeki tartışmayı da başlatmıştı ve bu soruya bugüne kadar tatmin edici bir yanıt verilmemiştir. Biz de, ailesi gibi Sayın Özal’ın öldürüldüğü kuşkusunu paylaşıyoruz. Susurluk vakası sırasında, kirli çarşafları açığa çıkan devlet içindeki çetelerin, bu ‘cinayet’te payının olacağını düşünüyorum. Bizim davamız ve siyasi tasfiyemiz nasıl bir Susurluk imalatıysa, Sayın Özal’ın tasfiyesinin de Kürt sorununu çözümsüz bırakmak isteyen Susurluk çetelerinin ve onların dış destekçilerinin bir planı olabileceğini, çok güçlü ve gerçeğe yakın bir olasılık olarak değerlendiriyorum.

Aslında Sayın Özal’ın vefatı bu sorunu demokratik yollardan çözme konusunda, devlet içinde en güçlü iradeyi ortaya koymuş bulunan bir yetkilinin kaybı ve ilan edilmiş tek yanlı ateşkesin en büyük güvencesinin de yitirilmesi anlamına geliyordu.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: