Barış ve Demokrasi Partisi

Kürtler İçin Tek Yol Direnmek

Posted on: 11/08/2012

Tutuklu Milletvekilimiz Faysal Sarıyıldız İle Yapılan Röportaj:

Zulüm İle Abad Olanın Ahiri Berbat Olur

Türkiye, milletvekillerinin tutuklu olduğu bir ‘ileri demokrasi’ ülkesi… Seçilmişlerin, belediye başkanlarının, avukatların, gazetecilerin, doktorların… Kısaca toplumun her kesiminden insan, tutuklanma konusunda oldukça ‘eşit’ bir muameleyle karşı karşıya!.. Bu ‘eşit’ muameleye tabi tutulan Şırnak Milletvekili Sayın Faysal Sarıyıldız, cezaevi penceresinden tutukluluk hallerini, Mardin Cezaevi’ndeki yangını, Türkiye siyasetini değerlendirdi; ‘dışarı’ya ilişkin özlemlerini Özgür Gündem’e anlattı.31 Temmuz 1922 İstiklal Mahkemeleri Kanunu’nun TBMM’de kabul edildiği tarih. Kürt siyasetçileri başta olmak üzere demokratik muhalefeti tasfiye etmek üzere kurulduğu belirtilen özel yetkili mahkemelerin yeni adı ile Bölgesel Ağır Ceza Mahkemelerinin İstiklal mahkemeleri ile aynı işleve sahip olduklarına dair yapılan yorumları nasıl değerlendiriyorsunuz?– Modern çağın devlet formu olan ulus-devlet, dünyada katliam, tahribat ve hastalıklarla anılmaya başladığı geç dönemlerinde bu topraklara geldi. Ulus-devlet varlığını katıksız bir milliyetçilik üzerinden sağlar. Yargı, içselleştirdiği bu ideolojiyi korumanın ve güçlü kılmanın temel araçlarındandır. 1924 Anayasası ile beraber milliyetçilik temelli bir siyasal anlayışa geçildi. Söz konusu sistemin nihai zaferi demek egemen etnisite dışındaki tüm etnisitelerin yok edilmesi ya da tamamı ile asimile edilmesi demektir. Türk-ulus devletinde bu anlamda kısmi bir başarı elde edildi; birçok halk bu topraklardan söküldü, asimile edildi ya da katliama uğradı. Katliam ve asimilasyon politikalarına rağmen bu uygulama Kürtlerde başarıya ulaşamadı. İstiklal mahkemelerinden günümüzdeki bölgesel ağır ceza mahkemelerine kadar tüm bu özel mahkemeler serisi, aynı zihni kalıplarla hareket etti ve aynı işlevi yerine getirdi-getirmeye devam ediyor. Bu mahkemeler arasında dönemine göre kimi farklılıklar olsa da, özde bir değişikliğin olduğunu söylemek güç; tümü ırkçı ve statükocu oldu. Bunun nedenini soracak olursanız, yol açabileceği olası felaketler düşünülmediğinde ideolojisi ve kurumlarıyla ulus-devlet hâlâ en rahat iktidar ve sermaye tekel aracıdır. Bu mevcut sistemden beslenen bürokrasi sınıfı için de geçerlidir. Fransa’da kurulan olağanüstü yetkilere sahip ‘İstiklal Mahkemesi’nden esinlenilerek ‘İstiklal Mahkemeleri’ kuruldu. 1925 yılında TBMM’de kabul edilen başka bir kanunla idam kararını yerine getirme yetkisi “‘Şark’ için Diyarbakır’da, diğeri idam yetkisi TBMM’nin onayı ile uygulanmak üzere Ankara’da olmak üzere, iki İstiklâl Mahkemesi kuruldu. Diyarbakır’daki mahkemenin resmî adı ‘İsyan Bölgesi Mahkemesi’ idi ama ‘Şark İstiklal Mahkemesi’ olarak anıldı” (Tarihçi Ayşe Hür). O dönemde Diyarbakır’da kurulan ‘İsyan Bölgesi Mahkemesi’ diğer adı ile ‘Şark İstiklal Mahkemesi’nin amacı, gelişen Kürt isyanlarının önüne geçmekti. Hiçbir delile gerek duymadan Kürt yurttaşları ve siyasetçilerini cezalandıran Şark İstiklal Mahkemesi, şekli olarak farklı da olsa bugün Kürtleri ve demokrat kesimleri tasfiye etme üzerine inşa edilen ağır ceza mahkemeleri ile aynı mayaya sahiptir.

“3.Yargı Paketi’’ kapsamında, avukatlarınızın tahliye edilmeniz amacı ile yaptığı başvuru jet hız ile reddedildi…

– AKP hükümeti, şu ana kadarki politikalarıyla toplumsal beklenti yaratıp bunun üzerinden oyalamakta oldukça mahir olduğunu gösterdi. Dikkat edilirse, 3. Yargı Paketi’nin boş olduğu ortaya çıkınca, Beşir Atalay hemen 4. Yargı Paketi’ni telaffuz etmeye başladı. Politikalarında ilke olsun olmasın, AKP gibi neo-muhafazakâr, kapitalist hükümetlerin temel amacı, imkânlarından nemalanmak için iktidarlarını bir dönem, bir dönem daha uzatmaktır. Demin yargının tarihsel tutumunu, statükocu karakterini izah etmeye çalıştım. Sistem, daha önce Kemalist yargıç üretirken, şu an AKP tipi muhafazakâr, neo-statükocu yargıçlar üretiyor. Gelinen noktada yargıçların AKP’den farklı düşündüklerini söylemek güç. 3. Yargı Paketi’nde, siyasal konularda inisiyatif tamamen yargıçlara bırakılmış durumda, peki yargıçlar kim? İktidarın dolaylı ortakları… Bu yargıçlardan bir hayır beklenir mi şimdi? Yurttaş iradesinin temsili olan vekiller neden kaçsın. Zatıâliler bilsinler ki onlar isteseler bile yurdumuzdan kaçmayacağız ve halkımız ile omuz omuza mücadele vermekten de asla imtina etmeyeceğiz. Aynı siyasal gelenekten geldikleri Bahçelievler Katliamı sanıklarının tahliye edilmesine şaşırmadık. AKP hükümeti iktidarı bütün kurumları ile ele geçirdikten sonra kendisi ile aynı siyasal gelenekten gelen Türk-İslamcı paramiliterlere karşı vefa borcunu yerine getirmiş oldu.

Tutuklu vekillere ilişkin Başbakan sık sık “neden tutuklulukları aday gösterdiler bu bizim sorunumuz değil” açıklamalarında bulunuyor. Bu açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Erdoğan tutuklu vekiller için “kim yaptı bunları, dışarıda hiç mi adam yoktu” dedi. Sadece bu söylem üzerinden kapsamlı bir kişilik çözümlemesi yapılabilir. Tutucu, dar görüşlü, kasaba çapında bir ufka sahip olan Başbakan’ın bu tavrı ancak tanrısal erklerle donanan birinin sahip olacağı kibre ve içine gireceği vahamete iyi bir örnek. Siyasi hısımlarına, bu topraklara ait olmayan bir kibirle laf koymayı kendince “burunlarını sürtmeyi” marifet bilen, bundan haz alan, coşan bir kişilik… Hâlâ yargılamaları devam eden tutuklu vekilleri “suçlu” ilan eden Başbakan’ın bu üslubu ancak diktatoryal rejimlerin şeflerine özgüdür. Suçsuzluk karinesini hiçe sayan Başbakan şunu çok iyi bilmeli… Kendi siyasal sultasında Başbakan belki kendisine biat edenleri işaret parmağı ile aday gösterebilir. Ancak Kürt siyasal hareketi halkın teveccüh gösterdiği kişileri aday gösterir. Öte yandan AKP hükümetinin sürekli suçlu göstermeye çalıştığı 8 bin siyasi tutuklu, zulme karşı onur mücadelesi veren, egemenlere karşı direnen, yurdunu, kültürünü ve ruhunu korumaya çalışan Kürt halkının vefalı evlatlarıdır.

Türkiye’nin Irak, İran ve Suriye’de Kürtlerle ilgili yaşanan gelişmeleri bir “iç sorunu” olarak görmesinin arkaplanında nasıl bir politika yatıyor?

– Baskıcı, inkârcı, asimilasyoncu bir devletin söz konusu gelişmeleri kendi iç sorunu olarak tanımlaması bana kalırsa yerinde bir tespittir. Kürdistan’ın herhangi bir parçasındaki gelişmenin diğer parçaları etkilememesi mümkün değil. Hatta dünyanın öbür ucundaki bir özgürlük hareketinin de Türkiye’nin bir iç sorunu olarak görülmesi gerekir. Sen varlığını zorbalık üzerine inşa ettiğin sürece her türlü anti-zorba hareket senin için risk teşkil eder. Kürdistan söz konusu olduğunda bu çok daha anlaşılırdır. Kürtler bugün her parçada kendi varlığını koruma mücadelesi veriyor. Kürtlerde özgürlük bilinci ve koşulları hiçbir zaman bu denli gelişmiş değildi. “İç sorun” paranoyasını aşmanın yolu gerçek anlamda demokratikleşmek ve Kürtlerin öz yönetim haklarına saygı göstermekten geçiyor.

AKP hükümetinin politik ve askeri bir varlık gösterebilmesi için Suriye’ye yapılacak müdahalede en önde olmak istediği yorumları yapılıyor. Türkiye’nin bu anlayıştan yola çıkarak Suriye’ye müdahale etmesi nasıl bir sonuç doğurur?

– Batı Kürdistan’a yapılabilecek böylesi bir müdahale, sorunu derinleştirir. Zaten Türkiye bunu hep yapıyor. Tarihsel egemenlik kompleksiyle sürekli büyük laflar eder ama yapamaz; sorun yapmaması değil, büyük laflar etmesidir. Suriye tarafından uçağı düşürüldüğünde ve Mavi Marmara olayında İsrail’e karşı yine mangalda kül bırakmamıştı. Şimdi de Batı Kürdistan için aynı söylemsel tutumu sergiliyor. Belki girer, belki irili ufaklı katliamlara yeltenir, ama her halükarda tüm Kürtlerin öfkesini örgütler. Kısacası zulüm ile abad olanın ahiri berbat olur. Yeni Ortadoğu yapılanmasında stratejik konuma erişen milyonlarca Kürdün hışmını üzerine almak akıllıca bir tutum olmasa gerek. Yeniden kurulacak Ortadoğu denkleminde Kürtlerin kilit rolü, dikkat edilirse seven sevmeyen her stratejik analiz çevrelerince teslim ediliyor.

Bir yılı aşkın süredir PKK Lideri Abdullah Öcalan, ailesi ve avukatları ile görüştürülmüyor. İmralı’ya uygulanan bu özel politika ve çatışmaların her geçen gün şiddetlendiği böylesi bir ortamda Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, “Türkiye kendi Kürt sorununu çözer” açıklamasında bulundu. Bu açıklamanın sizin nezdinizdeki inandırıcılığı nedir?

– Devletin ve bazı uluslararası güçlerin belirlediği bir “hukuk”suzluk ile yönetilen İmralı’da tutulan PKK Lideri Sayın Abdullah Öcalan üzerindeki ağırlaştırılmış tecrit, 27 Temmuz’da bir yılını geride bıraktı. 15 Şubat 1999’daki Uluslararası Komplo ile Türkiye’ye teslim edilen Sayın Öcalan, saçlarının kazıtılması ve zehirleme girişimlerine rağmen Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü için iğne ile kuyu kazarcasına çaba sarf etti. AKP hükümeti bu tecrit ile Sayın Öcalan şahsında Kürt halkını teslim almak istiyor. AKP uluslararası güç ve ilişkileri kendi lehinde gördüğü vakit Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmeye dönük girişimlerini en üst seviyeye çıkarıyor. Bu tasfiyeyi gerçekleştirmek için ilk başta yöneldiği alan ise İmralı oluyor. Savaşın bir çıkmaz ve kendisini zorladığı dönemlerde ise Sayın Öcalan ile görüşen AKP, bu yol ile tansiyonu düşürmeye çalışıyor. Oslo görüşmeleri esnasında da Sayın Öcalan ile İmralı’da devlet yetkilileri görüştü. Görüşmelerin zamanla bir oyalama taktiği olduğunu gören Sayın Öcalan, böylesi bir oyuna gelmeyeceğini net bir şekilde ifade ettikten sonra üzerindeki tecrit katmerleştirildi. Peki bu ağırlaştırılmış tecridin faturası ne oldu. Yüzlerce kişinin yaşamını yitirmesinden başka bir işe yaramadı. Oysa ki hükümet Oslo görüşmeleri sırasında Sayın Öcalan’ın sunduğu yol haritası ve perspektifleri dikkate alsaydı şu an toplumsal barış büyük oranda gerçekleşmiş olacaktı. Son günlerde başta Şemdinli olmak üzere Kürdistan’ın bütün her yeri savaş ile kavrulurken ve Sayın Öcalan üzerindeki ağır tecrit devam ederken Ahmet Davutoğlu’nun “Türkiye kendi Kürt sorununu çözer” açıklaması su üzerine yazı yazmaktan başka bir şey değildir. Gerçekten de Kürt sorununun çözümü isteniyorsa Sayın Öcalan derhal serbest bırakılmalı ve müzakere süreci başlatılmalıdır.

3 yılı aşkındır cezaevinde bulunuyorsunuz. Dışarda en çok neyi özlediniz?

– Haziran ayında mahkeme için Diyarbakır’a götürülürken içine konulduğumuz eski ring aracı Çınar ilçesi yakınlarında bozuldu. Başka bir ringe alınırken toprağa dokunma ve azıcık da olsa nergis koparma şansını elde ettim. O an anladım ki toprak kokusunu ve doğayı çok özlemişim. Bir de tabii ki Şırnak’ı, Cizre’yi, Silopi, Beytüşebbap, Uludere ve Güçlokonak’ı bir bütün olarak Botan’ı çok özledim. Cudi ve Gabar dağlarının kesişme noktası olan Kasrik Boğazı’nda demli bir çay içmek de güzel olurdu. Ama her şeyden önemlisi Şırnak’ta halkımız ile beraber omuz omuza mücadele vermenin heyecanını sürekli yüreğimde taşıdım…

Zulüm girdabında Kürtler için tek yol direnmek

Partinizin olağan kongresinin üzerinden bir yıl bile geçmeden Parti Meclisinizin 80 asil ve 40 yedekten oluşan 120 kişilik kadrosundan 56 kişi tutuklandı. Bu gelişmelere bağlı olarak 14 Ekim’de partiniz Olağanüstü Kongre yapılması kararı aldı. Kongrenin Kürt siyasetindeki etkisi ne olur?

– Son üç yılda AKP’nin kumanda ettiği siyasi operasyonlar sonucu aralarında milletvekilleri, belediye başkanları, il genel ile belediye meclis üyeleri, kadın aktivistleri, çocuklar ve partimizin il ve ilçe yöneticilerinin de aralarında bulunduğu 8 bine yakın kişi tutuklandı. Adalet Bakanlığı’nın açıklamalarına göre ise “KCK”den yargılanan 2 bin 146 kişiden 274’ü seçilmişlerden oluşmaktadır. Bizzat Başbakan ve bakanların emri ile yönetilen bu siyasi soykırımın tek amacı AKP hükümetine karşı ülkede muhalefet yürüten Kürtleri susturmak ve hizaya çekmekti. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Kürtler, egemen güçlerin tek tipleştirme ve yok sayma politikalarından dolayı dünyada benzeri olmayan bir zulme maruz kaldılar. En önemli iletişim aracı olan dili yasaklandı ve ulusal kimliği reddedildi. Kürt halkını susturma ve yok etme hareketine karşı direnmekten başka bir şansı olmayan Kürtler hep kendi küllerinden doğdu. Bugünde yaşanan bu zulüm girdabında Kürtler için tek yol “DİRENMEK”tir. Partimizin 14 Ekim’de yapacağı bu olağanüstü kongrede bütün Kürtler, aydınlar, sol, sosyalist ve demokrat çevreler BDP etrafında kenetlenmelidir. Nazım Hikmet’in dediği gibi “Güneş doğarken hiç umut yok mu? Umut umut umut… Umut insanda”… Partimizin 14 Ekim sonrası umut tohumlarını bir kez daha ekeceğinden hiç kuşkum yok.

30 insanı bilerek ölüme terk ettiler

Kaldığınız Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi’nden geçtiğimiz günlerde çıkan yangın nasıl meydana geldi?

– Cezaevleri büyük kuşatılmaya rağmen, toplumsal duyarlılık anlamında refleksleri güçlü olan örgütlü bir alandır. Mazlum ve Kemallerden bu yana bu hep böyledir. Oligarşik sistemin uygulamalarına karşı, kuşatma altında oldukları dört duvar arasında tepkileri hep soylu eylemlerle olmuştur. Devlet, tedavüldeki militarist politikalarının Kürtlerde özellikle cezaevlerinde büyük bir öfke yarattığının farkındadır. Sayın Öcalan’ın durumu, Kürt halkının bütününde olduğu gibi siyasi tutsakların da hassasiyetidir. Bir arkadaşımızın Sayın Öcalan üzerindeki tecridi protesto etme amacıyla kaldığı odayı ateşe vermesi gerekçe gösterilerek 180 arkadaşımız karga tulumba içimizden alınarak İzmir’deki cezaevlerine sürgün edildi. Aslında sürgünden daha önemlisi ikinci bir Urfa Katliamı’ndan son anda kurtulmuş olunmasıydı. Çünkü yangının çıktığı odada 30 arkadaşımız bulunuyordu. Odada yangın çıkıp dumanlar dış koridora kadar çıkmasına rağmen, idarece müdahale edilmesi bir yana koridor kapıları da tutsakların üzerine kapatılarak 30 insan ölüme terk ediliyor. Odadaki arkadaşların yarısı baygın iken kendi imkânları ile kapıları açıp son anda canlarını kurtarıyorlar. Sistemin sürgün politikasının amacı anlaşılırdır. Kürdistan’daki bütün cezaevleri hiçbir devrimci devinimde bulunmayacak kadar güçsüz hale getirilmeye çalışılıyor. Son günlerde bine yakına siyasi tutsak batı illerine sürgün edildi. Sürgünler ile elde edilmek istenen sonuçlardan biri de hükümet, geliştirdiği yeni savaş konseptine karşı gelişen tepkilerin önüne geçmek istiyor. Bu çabalar da beyhude… Her onurlu Kürt mutlaka ama mutlaka karanlık hücrelerde, derste, sırada kısacası yaşamın bütün alanında baskı ve zulme karşı direnmeye devam edecektir. Böylesi durumlarda sevgili Ahmed Arif’in şu sözlerine sığınırım… “Öyle yıkma kendini, öyle mahsun, öyle garip… Nerede olursan ol içerde, dışarda, derste, sırada, yürü üstüne üstüne… Tükür yüzüne celladın… Fırsatçının, fesatçının, hayının… Dayan kitap ile, dayan iş ile tırnak ile, diş ile umut ile, sevda ile, düş ile dayan, rüsva etme beni…”

Serdar Engin / Zana Kaya

ÖZGÜR GÜNDEM: 11.08.2012
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: