Barış ve Demokrasi Partisi

AKP Kesintisiz Yalan Söylüyor

Posted on: 05/07/2012

Eş genel başkanımız Gültan Kışanak’la yapılmış 4 Temmuz tarihli Yeni Özgür Politika’da çıkan röportajı yayınlıyoruz. 

 

BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak, AKP’nin siyasi soykırım operasyonlarını bir umut olarak gördüğünü ancak, bunun kendi meşruiyetini sorgular bir hale geldiğini belirtti. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik tecridin ise 27 Temmuz’da bir yılını geride bırakacağını hatırlatan Kışanak, “Türkiye bir yıldır insanlık suçu işliyor aslında. Aynı zamanda bir yıldır yalan söylüyor. Bunun adını tecrit koymamak için gemi bozuk, hava koşulları uygun değil diyerek tam bir yıl kesintisiz yalan söyleyen bir iktidarla karşı karşıyayız.”
Roj Kadın Meclisi tarafından organize edilen 9. Zîlan Kürt Kadın Festivali kapsamında Londra’ya gelen BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak ile Türkiye’de gündemde olan konuları konuştuk…

Son günlerde savaş giderek tırmanıyor… AKP’nin pozisyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şu andaki baskı dalgasının nedenini çok iyi anlamak ve anlatmak gerekiyor. Çünkü Türkiye bunun sebeplerini görünmez kılmaya çalışıyor. Aslında Kürtlerin talepleri berrak, net bir şekilde ortaya çıktı. Kürtler artık örgütlü bir şekilde mücadele ederek somut adımlar atmaya başladı. Kürtler artık diyor ki biz haklarımızı artık sadece talep etmiyoruz, biz bunları yaşayacağız. Üstelik sizin bunları verip vermemenize de bağlı değil, artık haklarımızı gasp edemezsiniz diyecek kadar da güçlü bir örgütlülüğe sahipler. Onun için bu askeri ve siyasi operasyonlarının sebebi Kürtlerin bu taleplerini aşağı çekerek kültürel haklar ve özel alanla sınırlamaya çalışmaktır. Bu taleplerin siyasal ve kamusal alana geçmesini önlemeye çalışıyorlar. Bu nedenle de geçmişte nasıl inkar siyasetini baskıyla kabul ettirmeye çalıştılarsa şimdi de halkın taleplerini yine baskıyla engellemeye çalışıyorlar. Bu operasyonların sebebi budur. Son 3 yıldır kesintisiz bu operasyonlar devam ediyor. Ama Kürtler artık güçlü bir siyasal bilince sahipler, ne istediklerini artık çok iyi biliyorlar ve isteklerini nasıl elde edeceklerini de çok iyi biliyorlar.

KESK ve diğer siyasi soykırım operasyonları konusunda ne söylemek istersiniz? 

KCK adı altında sürdürülen bu siyasi soykırım operasyonlarının her biri, önemli sonuçlar almayı hedefleyen, AKP hükümetinin ciddi şekilde üzerinde durduğu politikalardır. Bir bütün olarak Kürtlerin demokratik yol ve yöntemlerinin tamamını tıkamak istiyorlar. Bu KCK operasyonlarının birinci hedefi Kürt kadın hareketiydi. İkinci hedefi yerel yönetimlerdi, bu da Kürtlerin kendi kendini yönetebilecekleri bir mekanizma olduğu için oraya yöneldiler. Sonra siyaset akademilerini hedef aldılar, çünkü bilinçlenmeyi tehlike olarak görüyorlar. Bu üç ana eksen üzerinde, Kürtlerin demokratik siyasetini tasfiye etmeye yönelik bir operasyon dalgası devam ettiriliyor. Sendikacılarla ilgili operasyon da üç yıldır aslında devam ediyor. Daha önce de KESK’e birkaç kez operasyon yaptılar. Bu son 6 ay içinde 3 kez KESK’e bağlı sendikaların genel merkezleri basıldı. Şimdi bu operasyonlarla Kürtlerin demokratik mücadeleleri kanallarını tıkamak istiyorlar. Ama sendikalardaki bu operasyonların bir başka hedefi de emek mücadelesine yönelik ciddi bir saldırıdır. Çünkü Türkiye’deki emek ve sendikal mücadele içerisinde Kürtler motor güç işlevi görüyor. Türkiye’de sendikal mücadele 12 Eylül’den beri önemli ölçüde geriletilmiştir. Şu an sadece yüzde dört oranındadır sendikalı emekçi, korkunç bir rakamdır bu. KESK, yandaş sendikacılığa karşı direnen, çok güçlü bir dinamik ve bu mücadele geleneği içerisinde Kürtler de çok önemli bir yere sahipler. Emek mücadelesinde sendikal mücadeleyi tasfiye etme yaklaşımı var. O nedenle Türkiye’deki tüm demokrasi güçlerinin KESK’teki bu operasyonlara çok daha ciddi bir tepki göstermesi gerekiyor.

AKP’yi savunanlar bile zorlanıyor

Erdoğan’ın ‘Van’ı istiyorum’ sözleri ile belediye başkanlarının tutuklanmaları arasında bir bağlantı var mı? Böylesi kapsamlı bir operasyonda Van’ın konumu nasıl etkili oldu?
Van, Kürdistan’daki birkaç büyük ilden birisi. Son yıllarda çok yoğun göç alarak hızlı bir şekilde büyüdü ve bir serhildan şehrine dönüştü. Ama Erdoğan hala Van üzerinde bir siyaset yürütmeye çalışıyor. ‘Van’ı istiyorum’ dedi, bu gözaltı operasyonları da ondan sonra geldi. Türkiye’de öyle bir alışkanlık oluştu. Başbakan’ın ağzından bir söz çıkınca bu hemen operasyona dönüşüyor, gözaltı oluyor, milleti tutukluyorlar. Başbakan bunun işaretini vermişti aslında. Van’ı ancak böyle ele geçirebileceğini biliyordu. Orada başarılı bir yerel yönetim pratiğimiz var. Bu depremden sonra halkla tamamen bütünleşen, halkın ihtiyaçlarını karşılayan, halkla birlikte yeniden kendisini oluşturmaya çalışan güçlü bir halk tabanı var. Bütün bunları boşa çıkarmaya yönelik bir saldırıydı. Ama ters tepti. Yani operasyonun ilk anından itibaren kesintisiz olarak Halk bir hafta on gün evine girmedi, sokaklardaydı, eylem ve etkinlik yaptı, protesto etti. Yani kendi iradesini AKP’nin kıramayacağını çok net ortaya koydu. Hatta bir hafta kadar önce AKP’nin il kongresi vardı, salon bomboştu. Bu tür saldırılar AKP’nin kendi meşruiyetini ortadan kaldıran saldırılara dönüştü. AKP’li olanlar bile artık bu tür saldırılardan sonra rahat bir şekilde AKP’yi savunamıyorlar. Yani halkın bu kadar sevdiği, takdir ettiği, halka bu kadar hizmet vermiş, demokrasiye bu kadar inanmış, yönetimini halka açmış bir belediyeye yönelik böylesi bir saldırıyı kendileri bile savunamaz haldeler. Ters tepen bir operasyon oldu.

Kürtçenin ancak seçmeli ders olarak okullarda öğretilmesi konusunda BDP görüşlerini bildirdi. Kürtlerin büyük bir çoğunluğu da bunu kabul etmiyor… 
Öncelikle seçmeli ders tanımını açmak lazım. Seçmeli dersi şöyle formüle ettiler. Dediler ki eğitim faaliyetlerinin tamamı yine Türkçe olacak, ilkokul 5’e kadar çocuklar sadece Türkçe öğrenecek, ilkokul 5’den sonra eğer isterlerse haftada 2 saat Kürtçeyi seçmeli ders olarak alabilirler. Tabii yeterli sayıda talep oluşursa ve imkan varsa. Bu politikanın kendisi şu demek oluyor: ‘Biz Kürtleri Türkleştirmek konusunda ısrarcıyız. Türkçeyi onların hayatının en temel dili haline getirmek için daha çocuk yaştan başlayacağız, ilkokul 5’e kadar onların Türkçe düşünmesini ve zihinsel algılarını Türkçe’ye göre kodlayacağız. Ondan sonra yabancı dil mahiyetinde, isterlerse, başka bir dili nasıl öğrenmek istiyorsa Kürtçeyi de 2. bir dil olarak isterlerse öğrensinler.’
Kaldı ki Türkiye’de yabancı dil eğitimi bile bu şekilde yürütüldüğü için iflas etmiştir. Özel olarak bir koleje ya da bir hazırlık sınıfına gitmedikleri sürece kimsenin yabancı bir dil öğrenme şansı yok. Bu anlamda bu politika asimilasyon politikalarının bir devamıdır. Eğer asimilasyondan vazgeçtiklerini iddia ediyorlarsa öncelikle Kürt çocukları kendi anadillerinde eğitim görürler, belli bir yaştan ikinci bir dil edinmek için bu ders programına seçmeli olarak başka diller konulabilir. Ama kendi anadilini ikincil konuma düşüren, hele ki asimile yaşı geçtikten sonra öğretmeyi hedefleyen bir politikanın kendisi asimilasyondur ve insanlık suçudur. AKP hükümeti 90 yıllık inkar ve asimilasyon siyasetinin bugünkü temsilcisidir.

Irkçı dalga Kürtlerle birlikte kırılabilir

BDP’nin diğer sol oluşumlarla ilişkisi şimdilerde ne durumda? Olası ortak bir mücadele konusunda umutlu musunuz?

Halkların Demokratik Kongresi diye bir kongre topladık geçen yıl. Bunun öncesi de var tabii. Bizim Türkiye’deki demokratik muhalefet ile, devrimci, sol, sosyalist ve farklı demokratik muhalefet çevreleriyle birlikte mücadele etmek için uzun yıllardır çalışmalarımız var. Halkların demokratik kongresi bütün bu çalışmaları bir adım ileriye taşıyan bir kongre oldu. İlk kez, geçici dönemsel birlikteliklerden ziyade, ortak bir mücadele zemini yakalamaya dönük bir kongre toplandı. Bir yıldır başarılı bir şekilde çalışmalarını yürütüyor, ara dönem toplantısını yaptı. İleriye dönük bundan sonra daha umutlu olmamızın ve çalışmaları daha yoğunluklu olarak yürütmemizin gerekçeleri ortaya çıktı. Bu proje tuttu diyebileceğimiz birkaç şey var. Bunlardan bir tanesi bu oluşumda siyasi partiler dışında kadın örgütleri, çevre hareketleri, farklı inanç grupları, herkes kongrenin içesinde yer aldı. Böylece güçlü bir toplumsal zemine yayıldık. Bu toplumsal zeminlerin büyük bir kısmı bir takım yanlış yargılarla Kürtlerden uzak tutulmaya çalışılan kesimlerdi. Şimdi bu dalga tamamen tersine döndü. Yani bu milliyetçi, ırkçı dalgayı kırmanın tek yolunun Kürtlerle birlikte mücadele verebilmek olduğu ortaya çıktı. Biz bu hareketin çok büyüyeceğini ve güçlenerek Türkiye demokrasi mücadelesinin ana dinamiği olarak halklarımızı özgür ve eşit bir geleceğe taşıyacağına inanıyoruz.

14 Temmuz’da yapılacak ‘Öcalan’a Özgürlük’ mitingiyle ilgili çalışmalar ne düzeyde?

27 Temmuz’da Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan’a yönelik tecridin bir yılı dolmuş olacak. Herşeyden önce tecrit bir insanlık suçudur. Hem ulusal hem uluslararası hukukta suçtur. Türkiye bir yıldır bir insanlık suçu işliyor aslında. Aynı zamanda bir yıldır yalan söylüyor. Bunun adını tecrit koymamak için gemi bozuk, hava koşulları uygun değil diyerek tam bir yıl kesintisiz yalan söyleyen bir iktidarla karşı karşıyayız. Aynı zamanda bu tutum savaşı da kışkırtan bir tutumdur. Biz Kürtlerin, Sayın Öcalan’ı Halk Önderi olarak kabul ettiği ve Kürt sorunun çözümünde birinci muhatap olarak gördüğünü, Kürt sorununu çözülecekse Öcalan’sız bir çözümün asla mümkün olamayacağını bir kez daha haykıracağız bu mitingde. Bu İmralı sistemi ortadan kaldırılmalı, Kürt halkının Önder olarak gördüğü, Kürt sorununu çözümünde de muhatap olarak devletin önüne net bir şekilde koyduğu Sayın Öcalan’ın, özgür koşullarda, diyalog ve müzakereyi yürütebileceği koşullarda olması gerekiyor.

AKP’nin kürtaja ilişkin gündemi haftalarca işgal eden yasakçı bir yaklaşımı oldu. Toplumun özellikle sivil toplum örgütlerinin itirazlarıyla AKP yasaklama konusunda geri adım atmışa benziyor. Gündemi haftalarca meşgul eden kürtaj meselesinde tam olarak amaçlanan ne? 
Kürtajla ilgili tartışma, Başbakan’ın ve AKP hükümetinin kadın konusundaki yaklaşımlarının önemli bir göstergesi oldu. Dikkat ederseniz bu konu ortaya atıldıktan sonra konuşan her AKP’li o kadar korkunç, cinsiyetçi, kadına yönelik şiddeti meşrulaştıran, kadının iradesini ortadan kaldıran yorumlar yaptılar ki, bütün yüzleri açığa çıktı. Kadını nasıl ikincil gördükleri, iradesini kabul etmedikleri, adeta kadın düşmanı bir zihniyetle bu gelişmelere baktıkları açığa çıktı. Tabii Başbakan’ın bunlara ek olarak iki tane de önemli siyasi hesabı vardı. Bunlardan bir tanesi Uludere’yi görünmez kılmaktı, gündemden düşürmekti. İkinci bir politik hesabı da şu; AKP söylemleriyle, politikalarıyla, yaptıklarıyla, giderek daha ırkçı bir partiye dönüştü. Bu AKP’ye oy veren muhafazakar kesimde de tartışma yaratmaya başlamıştı. Yani 10 yıldır iktidarda, inançlı kesimin hiçbir sorununu çözmedi, başörtüsü sorununu da çözemedi diye. AKP aslında şu an kaynayan bir kazan. Bu bir koalisyondu, hem cemaatlerin hem de farklı rant çevrelerinin bir koalisyonuydu. Koalisyon çatırdamaya başlıyordu. Böyle hararetli tartışmalar açacak, muhafazakar tabanı etkileyecek projelerle bu iç tartışmayı da bastırmak istiyorlar. Aslında kadınlara karşı gerçekten cinsiyetçi, ayrımcı, kadının iradesini kabul etmeyen bir yaklaşımları var. Ama bu Kürtaj tartışmaları bundan ibaret değil. Tabii bu siyasi hesapları kadınlara pahalıya mal oldu. Kadınların yaşam hakkını doğrudan etkileyen bir konuda olumsuz bir düzenleme yapmak noktasına geldi. Kürtaj yasağına karşı çıkanlar sanki bütün kadınlar gitsin kürtaj yapsın  diyormuş gibi bir algı yarattılar. Aslında böyle bir şey yok. Hiçbir kadın  mecbur değilse bunu tercih etmez zaten. Bir kadın için en zor karardır, kadın bunun bütün travmasını yaşıyor zaten. Bir de ona katil muamelesi yaparak bunun travmasını üstüne yıkmaya çalışıyorlar. Bilinçlendirme ayrı bir şey, kadına bu hakkını kullanmaması için psikolojik baskı yapmak ayrı bir şey. Kadın örgütlerinin çok haklı ve güçlü tepkileri oldu. Önümüzdeki süreçte de kadınların bu konudaki seslerini daha da yükselteceklerini umut ediyorum.

Ölümler göze alınmıştı

Urfa Cezaevi’ndeki ölümleri düşünürsek, böylesi ölümler ve cezaevlerindeki kötü koşullar daha ne kadar sürecek?

Urfa Cezaevi’ndeki durum, çeşitli sivil toplum örgütlerinin ve bizim partimizin hazırladığı raporlarda çok açık bir şekilde ortaya çıkmıştı. Orada insanca yaşama koşulları ortadan kaldırılmıştı. O koşullarda bir insanın yaşaması mümkün değildi ve mahkumlar buna isyan ettiler. Ondan sonrada zamanında müdahale edilmedi, kurtarılmadılar, bile bile ölüme terk edildiler. Bu kadar açık yani, bir sürü tanığı var. Daha bir hafta öncesinden bizim oradaki milletvekilimizin Bakan’a yazdığı mektup var. Orada ki koşulları anlatan, tarif eden, acilen önlem alınması gerektiğini aksi takdirde çok kötü şeyler olacağını söyleyen yazılmış mektuplar var. Hazırlanmış raporlar var. Yani göz göze gelen bir ölümdü. AKP iktidarının insan yaşamını hiçe saydığı bir kez daha ortaya çıktı. Onun için Urfa Cezaevi’nde yaşanan bu ölümlerle ilgili AKP hükümetinin bir açıklama yapması ve soruşturma yapması çok beklenen bir durum değil. Tam tersine halkın bunun hesabını sorması lazım.

Suriye politikası tribüne oynamaktır 

Hükümetin Suriye politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye aslında dış politikayı iç politikanın güçlü bir malzemesi haline getirdi. Sürekli tribünlere sesleniyor, içerdeki milliyetçi duyguları kabartmaya çalışıyor. Bu Kürt sorununun çözümünü de güçlendiriyor. İsrail’le ilgili ‘one minute’ çıkışları, Mavi Marmara’yla ilgili kükremeleri hepsi sadece laftan ibaret. Sadece içerdeki kamuoyunu yönetmeye ve içerde milli duyguları kabartmaya yarıyor. Dışarda bir sonucu yok. Bu kadar büyük ettiği sözlere denk bir resmi tutumu olsa ticari anlaşmalarını iptal eder, oysa Türkiye’yle İsrail arasındaki ticaret hacmi her geçen gün İsrail lehine artıyor. Askeri anlaşmalar devam ediyor, eğitim uçuşları halen devam ediyor. Yani İsrail’e karşı bir tutum almıyor, sadece söz söylüyor. İç politika boyutu böyle. Aslında bu tür şeylerle Türkiye’yi emperyalist ülkelere pazarlıyor, ‘biz Müslüman bir ülkeyiz, Ortadoğu da bir iş yapacaksanız en iyi biz yaparız’ diyor. Bu ülkelerde Türkiye’yi kullanmak istiyorlar tabii, sonuçta maşaya ihtiyaçları var. Suriye konusunda da benzer bir durum var. Türkiye’nin bu Ortadoğu politikaları potansiyeli buna uygun olmayan biraz kof kabadayılık biraz da Osmanlıcılık hevesleri üzerine oturmuş bir laf kalabalığıdır.

 

ÖZLEM GALİP/LONDRA

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: