Barış ve Demokrasi Partisi

Görsel

‘Özerk Kürdistan Statüsü’ Olmalı

Posted on: 12/06/2012

Hatip Dicle’nin, kendisi gibi cezaevinde olan gazeteci Ramazan Debe’ye verdiği ve Özgür Gündem’de yayınlanan ropörtajı:

Siyasi soykırım operasyonları kapsamında tutuklu bulunan Hatip Dicle, ‘yeni anayasa’ çalışmaları ve Kürtlerin taleplerini değerlendirdi: ‘Özerk Kürdistan statüsü anayasal güvenceye kavuşmalı’

“Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı” üst kimliğinde birleşen demokratik bir anlayış sergilemeli. Siyasi-idari yapı, adem-i merkezi bir anlayışıyla, “Demokratik Özerklik” projesi çerçevesinde, bölgelerin kendini yönettiği bir yapılanmaya kavuşturularak, ‘Özerk Kürdistan statüsü’, anayasal güvenceye alınmalıdır.”

ASIL MAHKUM OLAN DEVLETTİR

“Halkımızın özgür oylarıyla ilk seçildiğim 1991 yılından bu yana geçen 21 yıl içinde, kadirşinas halkım, devlet tanıyıp tanımasın, beni hep milletvekili olarak onurlandırdı. Şahsım açısından bana verilen en büyük paye de, kanımca bu gerçekliktir. Toplumsal vicdan karşısında haklı biziz, mahkum olan ise devlettir.”

‘Özerk Kürdistan statüsü’, anayasal güvenceye alınmalıdır

Kürt siyasetinin etkin ismi Sayın Hatip Dicle ile Türkiye, Kürdistan ve bölge politikalarını belirleyen konularda bir söyleşi gerçekleştirdik. Günümüz sorunlarına önemli perspektifler sunan, sorunların çözümüne ışık tutacak bu söyleyişi siz Özgür Gündem okurlarıyla paylaşıyoruz.

Sayın Dicle; Türkiye yeni bir anayasa yapım sürecine girdi. Sizce yeni anayasa nasıl bir anayasa olmalıdır?

– Türkiye gerçekten yeni demokratik bir anayasa yapım sürecine mi girdi? Yoksa AKP’de somutlaşan Yeşil Türkçü faşizm, kendini en güçlü hissettiği bu dönemde, kendi çıkar ve projelerine uygun bir anayasa arayışında mıdır? Bu sorular, içinden geçtiğimiz hassas sürecin, can alıcı önemdeki sorulardandır. Ve hâlâ yanıtları, çok açık değildir. Ama Kürtlerin yeni bir anayasadan beklentileri, çok açık ve nettir.

Yeni demokratik bir anayasa, her şeyden önce 1924, 1961 ve 1982 anayasalarında bulunan vatandaşlık tanımlarındaki “herkes Türk’tür” dayatmasını aşıp, “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı” üst kimliğinde birleşen, demokratik bir anlayışı sergilemelidir.

Yine başlangıç bölümü; 1982 Anayasası’ndaki şovenist ruhu aşarak, özgür bireyi merkezine alan ve evrensel hukukun demokratik, özgürlükçü, çoğulcu içeriğini yansıtan bir anlayışla kaleme alınmalıdır.

Kürk halkının ve Türkiye’de yaşayan diğer halkların, yıllardır uğruna mücadele verdikleri anadilde eğitim hakkı başta olmak üzere, tüm dil ve kültürel hakları, hiçbir kısıtlamaya tabi tutulmaksızın, anayasal güvenceye bağlanmalıdır.

Kürtlerin tüm siyasal kesimleri tarafından üzerinde uzlaşılan bir talep olarak, “Kürt” ve “Kürdistan” adıyla bir türlü demokratik ve siyasi örgütlenme hakkı, anayasal teminat altına alınmalıdır.

Türkiye’nin siyasi-idari yapısı, adem-i merkezi bir anlayışıyla ve “Demokratik Özerklik” projesi çerçevesinde, bölgelerin kendi kendini yönettiği bir idari-siyasi yapılanmaya kavuşturularak, “Özerk Kürdistan statüsü”, anayasal güvenceye alınmalıdır.

Evrensel hukuk çerçevesinde, çeşitli uluslararası sözleşme ve anlaşmaların garanti altına aldığı ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel tüm haklar, yeni anayasanın ruhunu oluşturmalıdır. Fazla detaya girmeden belirtmeliyim ki; yeni demokratik anayasa kadınların, emekçilerin, etnik ve dini azınlıkların, Alevilerin, özcesi toplumun tüm öteki ve ezilenlerinin yıllardır uğruna mücadele verdikleri taleplerini içeren bir kapsamda olmalı ve tam bir “toplumsal mutabakat sözleşmesi” niteliğini yansıtmalıdır.

Demokratik anayasal çözüm sürecinin başlatılması ve şiddetin tümden devre dışı bırakılması için neler yapılmalıdır?

– Son yılların bilinen gelişmeleri sonucunda, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Kürt sorununun demokratik barışçıl yollarla

Türkiye’nin siyasi-idari yapısı, adem-i merkezi bir anlayışıyla ve ‘Demokratik Özerklik’ projesi çerçevesinde, bölgelerin kendi kendini yönettiği bir idari-siyasi yapılanmaya kavuşturularak, ‘Özerk Kürdistan Statüsü’, anayasal güvenceye alınmalıdır
çözümü doğrultusunda, bizzat kendi deneyimleriyle, küçümsenmeyecek bir birikimin sahibi oldu. Ancak devlet katında, çözümü samimiyetle hedefleyen kesin bir siyasi irade oluşmadığından dolayı, süreç kalıcı bir çatışmasızlığa ve barışa evrilmedi. Devlet, otuz yıllık kanlı bir sürece rağmen, hâlâ Kürtlere tek taraflı dayatmalar peşinde… Kürtleri, karşısında özgür bir özne olarak tanıyıp, haklı ve meşru talepleri üzerinden, eşitlik zemininde bir müzakere süreci yürütmek yerine; kendi devlet mahfillerinde pişirip olgunlaştırdıkları kıytırık “çözüm” taslaklarını, Kürtlere padişahın ihsanı tarzında kabul ettirmek niyetinde… Oysa Kürtler, artık o eski Kürtler değil; Osmanlı padişahlarının tarihin mezarlığına gitmeleri de, yeni bir olay değil…

Kürtler, Sayın Öcalan ve PKK şahsında özgür, eşit bir müzakere süreci sürdürmek istediler. Taleplerini, tüm Kürtlerin ortak talepleri haline getirip, müzakereye açtılar. Silahlı mücadeleyi tümden terk edip, demokratik siyasal mücadele alanına gelme iradelerini, kongre kararlarına dönüştürdüler. Hatta devlet olgusunu tarihsel ve bilimsel bir analize tabi tutarak, neden devlet kurmak istemediklerini; bunun yerine “devlet+demokrasi” formülüyle, Kürt toplumunun hayatın her alanında özgürce örgütlenebilme, ahlaki ve politik bir toplum olarak yaşayabilme hakkının, devletçe tanınmasını istediler. Ne yazık ki devlet, bu haklı ve meşru talepleri, müzakere etmeye bile yanaşmadı. Milyonlarca Kürdün “siyasi iradem” deyip “önder” olarak gösterdiği Sayın Öcalan’a, gerçek bir muhatap anlayışıyla yaklaşmadı. Bununla da kalmayarak, yapay muhataplar yoluyla, sorunu çözümsüzlüğe bıraktılar. Ama her türlü olumsuzluğa rağmen, halen umutlu olmak için zaman vardır.

Sayın Öcalan ile İmralı’da, PKK ile Oslo’da sürdürülen diyalog ve müzakereler yeniden başlatılıp; kalıcı bir ateşkes süreci ve BDP’nin parlamentodaki milletvekilleri ile yeni yasa ve anayasa ile ilgili sıkı bir görüşme maratonu, barışçıl çözüm umudunun kapısını yeniden açabilir ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yılına çok güçlü girmesinin zeminini güçlendirebilir. Temennimiz bu tarihi fırsatın heba edilmemesidir.

Bu yıl içerisinde Kürt Konferansı’nın yapılması öngörülüyor. Sizce bu konferansta öne çıkarılması gereken esaslar neler olmalıdır? Konferansın Kürt ulusu açısından önemini ortaya koyabilir misiniz?

– 20. yy’ın ilk çeyreğinde, başta İngilizler olmak üzere Avrupa’daki başat emperyal güçlerin Ortadoğu’ya kanlı müdahalesinden en zararlı çıkan halklardan birinin de Kürt halkı olduğu biliniyor. Çünkü Kürdistan, bu müdahale sonunda parçalandı. Kürt halkı, ulusal haklarından yoksun ve statüsüz bir şekilde Türk, Arap ve Fars egemen sınıflarının, keyfilik arzeden zorba, diktatöryal yönetimlerine terk edildi. Ancak mazlum Kürt halkı, yüzyıllardır kendisine biçilen bu ölüm kefenini, asla kabullenmedi. Kürdistan’ın kan deryasına dönüşmesini dahi göze alarak direndi. Çünkü biliyorlardı ki, haklı ve meşru bir davada direnenler, er geç kazanacaktı.

Sonuçta 21. yy’ın şafağında Kürt halkı, yüzyıldır süren dünya hegemonik güçlerinin desteğindeki dört sömürgeci devletin işbirliği ve ortak baskılama zincirini, Irak’ta kırmayı başardı. İnanıyorum ki Suriye, İran ve Türkiye Kürtleri de, ulusal onurları uğruna on yıllardır ödedikleri yüksek bedellerin karşılığını, özgürlükle taçlandırarak kadim Kürdistan topraklarında insanlık onurunun kazandığını, tüm dünyaya er geç göstereceklerdir.

Bu hedefe varabilmenin bir şartı, direnme ve uzun vadeli özverili bir mücadele iken, diğer vazgeçilemez şart, ulusal birliği ve dayanışmayı güçlendirmektir. Bunun en somut örgütsel aracı ise Ulusak Konferans’la başlayan ve giderek derinlemesine ve gelişmesine yayılan ortak örgütsel ağlarla, ulusal birliği sağlam bir şekilde inşa etmektir. Kürtler bunu mutlaka başarmak zorundadır. Ancak kolay bir görev olmadığını da, bilmek durumundadır.

Ortadoğu’daki çıkarlarını güvenceye almak isteyen tüm küresel ve bölgesel hegemonik güçlerin çeşitli desiselerle bunu engellemek isteyeceklerini hesaba katmak ve buna göre sağlam bir politik duruş göstermek gerekecektir. Ayrıca Ulusal Konferans toplanma çalışmalarının, birkaç yıldır gündemde olmasına rağmen, neden gerçekleşmediğini, önündeki somut engelleri neden aşamadığını da, doğru analiz etmek durumundayız. Bu nedenle konferansın bu yıl içinde gerçekleşme olasılığı acaba yüzde kaçtır? Gerçekleşmesi durumunda ise siyasal, askeri, diplomatik, kültürel, sosyal ve ekonomik alanlarda ortak kurumlarla, kalıcı örgütlenmeleri oluşturmamız mümkün olabilecek mi? Kuşkusuz ki bunlar kolay atılacak ve hızlı yol alınacak adımlar değildir. Karşılıklı güven, samimiyet, sabır, çaba, ciddiyet ve özveri gerektirir. Unutmayalım ki güzel ve iyi olan her şey, büyük emek ister; kararlı ve azimli bir şekilde, hedefe kilitlenmeyi şart koşar.

Türkiye’de tartışma konularından biri olan ve gündemi işgal eden “Başkanlık sistemi”ni nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Halen dünya devletleri içinde, devletin temel kurumlaşmalarından olan yürütme, yasama ve yargı organları arasındaki

Halkımızın özgür oylarıyla ilk seçildiğim 1991 yılından bu yana geçen 21 yıl içinde, kadirşinas halkım, devlet tanıyıp tanımasın, beni hep milletvekili olarak onurlandırdı… Şahsım açısından bana verilen en büyük paye de, kanımca bu gerçekliktir… O işini yapmaktadır. Ben de işimi… Herkes işini yapıyor. Ancak toplumsal vicdan karşısında haklı biziz, mahkum olan ise devlet(!)
ilişki ve güç dengelerinin dizayn edilmesine göre; parlamenter, yarı başkanlık ve başkanlık sistemlerinin yürürlükte bulunduğunu biliyoruz. Ama başkanlık sistemi derken, özellikle de Türkiye’de akla ABD’nin geldiğini de eklemek durumundayız.

Amerika’da yürütme erki, yetkileri güçlü bir Başkan’da somutlaşmaktadır. Yasama organı olan kongre, iki kanatlıdır. Biri ülke bazındaki oy bölüşümü dikkate alınarak oluşturulan temsilciler meclisidir. Diğeri her eyaletten seçilen iki senatör olmak üzere 100 üyeli Senato’dur. Yasalar her iki organın da kabulü sonucunda, kesinlik kazanmaktadır. Ama sistemin Türkiye’de pek de tartışılmayan, önemli bir özelliği daha vardır. Güçlü yürütme ve yasama erki, merkez ve yerel arasında yani merkez ve eyaletler arasında bölünüp dengelenmiştir. Yani her eyalet, küçük bir devletçik gibi seçimle gelen vali, meclis ve yerel hükümete sahiptir. Eyalet polisi, eyaletin iç güvenliğinden sorumludur. Başka bir ifadeyle, adem-i merkezi bir yönetim tarzı ve federalizm egemendir. Eğitim, sağlık başta olmak üzere, birçok alanda eyaletler yetki ve görev sahibidir. Merkez-eyaletler arasındaki görev ve yetki bölüşümü, ABD Anayasası’nda açıkça yazılıdır. İki yüz yılı aşkın bir süredir de, anayasa temel özelliklerini korumaktadır.

Eğer AKP hükümeti, böyle bir başkanlık sisteminden yana ise, tabii ki tartışılır, müzakere edilip desteklenebilir. Ama Başbakan Tayyip Erdoğan’ın kafasındaki sistemin, böyle bir demokratik öz taşımadığını, neo-Osmanlı hayalleri içinde diktatöryal, aşırı merkezi ve kuvvetler birliğini tasarlayan bir sistem düşündüğünü, halife-padişah yetkileri ile donanmak istediğini söylemek, kanımca doğruya yakın bir öngörüdür. Tek tek… ile başlayıp süren tekçi zihniyeti, demokratik projemizi çarpıtan yaklaşımı ve Yeşil Türkçülüğün Başbuğ’u olma özlemi, böyle bir yorumda bulunmayı, sanırım isabetli kılıyor. Bu nedenle, herkes bilmeli ki Kürtler, AKP zihniyetinin ve onun Başbuğu’nun koltuk değneği olamazlar. Yeşil faşizmin kendi ebedi kurumlaştırması projesine destek veremezler.

Sayın Dicle, hiç de küçümsenmeyecek bir oranda halkın oylarıyla milletvekili seçildiniz. Ama daha sonra milletvekilliğiniz düşürüldü. Ben “meşru ama gayrıresmi milletvekili” diyorum buna. Bu konuda siz ne dersiniz?

– Halkımızın özgür oylarıyla şahsıma verilen milletvekili yetki ve görevlerinin, devlet organları tarafından tanınmaması, sadece 12 Haziran 2011 genel seçimleri sonrasında gerçekleşmedi. İlki 30 Haziran 1994’te Anayasa Mahkemesi’nin, DEP’in kapatılmasını gerekçe göstererek, benimle birlikte 13 milletvekilinin, TBMM üyeliğinin sona erdirilmesiyle gerçekleşti. Önemle belirtmeliyim ki, AİHM bu uygulamada, Türkiye Cumhuriyeti’ni mahkum etti. İkincisinde ise, on yıllık bir ceza sürecinden sonra, 2007 genel seçimlerinde, milletvekili adaylığım, yine hukuksuz bir şekilde engellendi. Bununla ilgili AİHM nezdinde açtığımız dava ise sonuçlanmak üzere… Devletin bir kez daha mahkum edileceğinden kuşku duymuyorum. Ve nihayet 12 Haziran 2011 genel seçimlerindeki milletvekilliği gaspı ise üçüncü ve son ihlal… O da uluslararası mahkeme önünde… Devlet aleyhine sonuçlanacağı, kesin gibi…

Yine önemle belirteyim ki, her üç devlet uygulamasında da, asıl haksızlık yapılan ve iradesine saygısızlıkla karşılık verilen Kürt halkıdır. Halkımızın özgür oylarıyla ilk seçildiğim 1991 yılından bu yana geçen 21 yıl içinde, kadirşinas halkım, devlet tanıyıp tanımasın, beni hep milletvekili olarak onurlandırdı… Şahsım açısından bana verilen en büyük paye de, kanımca bu gerçekliktir. Devletin milletvekilliğimi tanımaması ve altına imza attığı uluslararası sözleşmelere rağmen, evrensel hukuku pervasızca ihlal etmesi, asıl onun sorunudur. O işini yapmaktadır. Ben de işimi… Herkes işini yapıyor. Ancak toplumsal vicdan karşısında haklı biziz, mahkum olan ise devlet(!)… Tek başına bu sonuç bile, zaten her şeyi açıklamıyor mu?

Son olarak, söylemek istediğiniz bir şey var mı?

– Yeniden zalimin zulmünün zirveye vardığı, zorlu bir süreçten geçtiğimizin bilincinde olmak durumundayız. Özgürlük mücadelemizin son otuz yıllık destansı tarihine bir göz attığımızda, daha vahşi saldırı dönemlerini bile, ışığın karanlığı yırttığı tarzda paçavraya çevirdiğimiz görülecektir. Bugün de Özgürlük Hareketimizin mazlum ve fedakar halkımızca iç içe, bu hayasızca akını püskürteceğine olan inancım güçlü ve tamdır. Çünkü biliyorum ki, şafağın en yakın olduğu dem, karanlığın en koyu olduğu zamandır.

Halkımızı ve tüm dostları, bu duygularla selamlıyorum…

Reklamlar
Etiketler: ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: