Barış ve Demokrasi Partisi

“Patron Benim, Paraları Kocam Harcıyor”: Türkiye-Suriye Sınırının Görünmeyen Kadın Kaçakçıları

Posted on: 08/05/2012

Pınar Şenoğuz, Sosyolog, Orta Doğu Teknik Üniversitesi.

Bu yazı Kaos Gl dergisinin 124. “Sınır” özel sayısında yayınlanmıştır.

Kilis’in Elbeyli ilçesine bağlı köylerine, yani Türkiye-Suriye sınırı takip eden doğu yönüne giderseniz Vahvin karakolunun önünden geçersiniz. Askeri karakol işlevini yitirdiği için boşaltılmış olsa da tek katlı yeşil binası küçük bir tepenin üstünde durmaktadır. Tepedeki direğe çekili bayrak ve tepenin yola bakan yamacında uzaktan seçilecek büyüklükte, beyaz taşlarla yazılmış yazı. Onlar da duruyordur. Sanki karakol hâlâ mayınlı sınırdan eşya getiren kaçakçıları gözlermiş gibidir. Yazı ne zaman yazılmış, meçhul: “Hudut namustur”. Böyle bir ifadeyle hemen hemen bütün sınır bölgelerinde, belki sınırda bir tabur kışlasının girişinde ya da serhat şehirlerinin dağlarında karşılaşabilirsiniz. Buraya kadar şaşırtıcı bir şey olmasa gerek. Şaşırtıcı olan nokta, yöredeki insanların anlattığına göre Vahvin karakolundan güneye baktığınızda görüş alanınızda Halep ovasına alabildiğine uzanan düzlüğün zamanında Suriye’den Türkiye’ye mal getiren kaçakçıların en çok geçiş yaptıkları yerlerden biri olmasıdır. Kaçakçılar karakol komutanları ya da askerleriyle anlaşmalı, yani ‘yol alarak’ geçermiş. Geçirdikleri yükün ağırlığı oranınca da pay verirmiş. Lafı uzatmayalım. Sizin anlayacağınız, kaçakçılık (ve başka bir sürü zorunluluk) söz konusu olunca sınır ihlali ‘namussuzluk’ değildir. Aksine başka bir ahlaki düzlemi devreye sokar. İllegal iş yapmanın da etiği vardır. Üstelik bu etik hem kaçakçıların kolluk güçleriyle hem kendi aralarındaki hukukunu düzenler.

Yine de Vahvin karakolunun önündeki yazı semboliktir. Sınır gerçekten de cinsiyetçi anlamlarla yüklüdür. Sınırın dönem dönem kalınlaşması ya da geçirgenliğinin artması yalnızca kadın ve erkeğin sınırla ilişkisini farklılaştırmakla kalmaz, aynı zamanda ister mayınlı sahadan yapılsın ister gümrük kapısından geçilsin, sınır ve gümrük kaçakçılığından geçimini sağlayan kadın ve erkekleri bu cinsiyetçi anlamlarla boğuşmak zorunda bırakır. Sözgelimi, gümrük/pasaport kapısından gidip gelen kadınların iffetinden (eğer yaşlı ve düşkün değillerse) pekâlâ şüphe edilebilmektedir. Kadınların ve erkeklerin bu illegalite etiğinden payına düşen şey aynı değildir. Bu yazının konusunu ana olarak bu eşitsizlik ve farklılık oluşturuyor.

Benim bu konudaki gözlemlerim, bir yılı aşkın zamandır Kilis’te sürdürdüğüm doktora araştırmama dayanıyor. Konusu, bir sınır kasabası olan Kilis’te Suriye’ye aramızdaki sınırının mayınlandığı 1950’lerden günümüze devlet, piyasa ve vatandaşlık ilişkileri olan tez kapsamında kent merkezinde ve sınır köylerinde Kilis’in yerlileriyle görüşüyorum. Bambaşka bir konuda başladığım araştırmamda yaptığım görüşmeler, beni Suriye’yle ilişkilere ve Kilislilerin de yeniden üretilip yorumlanmasına katkıda bulunduğu “kaçakçı şehri” damgasını aralamaya, anlamaya yöneltti. Dolayısıyla bu görüşmeler Kilis’teki sınır ekonomisi üzerine toplumsal cinsiyet (ve sınıf) bakış açısıyla düşünmek için sınırlı da olsa malzeme veriyor.

Görüşmecilerim arasında kentsoylu ve köklü geçmişi olan seçkinler, esnaflar, sınır köylüleri, memur emeklileri, gençler, ev kadınları, lokanta ve taşeron firma işçileri vardı. Benim tespit edebildiğim kadarıyla burası diğer sınır bölgeleri gibi karşı tarafla ekonomik pratiklerini “sınır ticareti” olarak tanımlamıyordu. Sınır ticaretini devletin bu konudaki düzenlemelerine uygun olarak 1985-2000 arası Öncüpınar gümrük kapısından[1] gerçekleşen geçici bir dönem olarak kabul edersek, Kilislilerin büyük çoğunluğu mayınlı sahadan ve gümrük kapısından yapılan küçük, büyük tüm ekonomik ve ticari faaliyeti kaçakçılık bohçası içine sokuyor ve öyle meşrulaştırıyordu. Bu yüzden, kaçakçı tanımlaması bana ait değildir.

Kilis resmi kayıtlarına göre 124.000 nüfuslu, daha ziyade yarı taşra kasabası görünümündeki bir sınır şehri. Gerçi gerçek nüfus daha düşük olmalıdır çünkü söylentilere kulak verirseniz, zamanında il olması[2] için nüfus fazla görünsün diye mezardaki ölüler bile sayılmıştır. Nüfus çok büyük oranda kent merkezinde yoğunlaşmıştır ve kime sorsanız sorun, sınır yüzünden bir çıkmaz gibi kısılıp kalan Kilis’in ana geçim kaynağı ‘kapı’dır. Kapının metaforik kullanımı, yalnızca Öncüpınar sınır kapısını anlatmaz. Hâlâ canlı hayvan ve sigara kaçakçılığının yapıldığı sınır köylerinde de, mayınlı sınır sahasından gidip gelmelerine rağmen bir yabancı sorduğunda ağız birliği etmişçesine ‘kapı’dan geçindiklerini söylerler. Yani, geçimleri sınır ve gümrük kaçakçılığına dayanır. Yakın zamana kadar Kilis’ten çıkan bir araç günde iki üç kez sınır kapısına10 km. yol alıp Suriye’ye geçebilir, sonra7 km. daha gidip en yakın Suriye kasabası Azaz’dan alışveriş yaparak dönebilirdi. Geçtiğimiz ay Kilisli bir araç şoförünün Azaz’da çatışma sonucu vurulup ölmesine ve Azaz’ın Beşar Esed’in askerleri tarafından bombalanmasına kadar sınırdan geçişler neredeyse aynı yoğunlukta devam ediyordu.

Yalnızca sınırdan veya kapıdan mal getirmek söz konusu değildir. Pasaj dükkânları ve küçük büfelerde Suriye’den gelen bilumum ucuz Çin işi elektronik eşyalar, ev ve mutfak aletleri, kaçak çay ve sigaralar, kağıt peçeteler, kuruyemişlik kavrulmuş karpuz çekirdeği, taklit parfümler, fason üretim makyaj ve temizlik malzemeleri, rengarenk cafcaflı kadın iç çamaşırları, yan sanayi ürünü kaçak cep telefonları, Suriye çikolataları ve daha saymakla bitmeyecek ıvır zıvırı satan esnaf da para kazanır. Zaten çoğu bunları kendi gidip getiriyordur. Sonra, arabasıyla gidip deposundaki benzini bakkal dükkanında veya evinin altındaki garajda satan aile reisi erkekler, çevresine satmak için pasajlardan borca makyaj malzemeleri alan üniversite öğrencisi genç kızlar, sınırdan gelen bu kaçak malları diğer illere taşıyan ayakçılar kazanır. Keza araba alabilecek durumu olmayıp, gün aşırı kapıdan gidip gelen ‘çerçiler’ kazanır. Bununla beraber, bu yerel ekonomi aslında Kilis’in eski günlerini mumla aratacak kadar küçük bir hacme sahiptir.

Kadınlar da çerçilik yapar, arabaları olmadığı için yaya gitmek zorundadırlar. Ama iki ülkenin pasaport ve gümrük işlemlerini yaptığı sınır kapıları arasındaki tampon bölgede yaya geçişe izin verilmemesinden ötürü bir arabaya el kaldırarak gidilir. Bu arabalar Suriye tarafından kaçak eşya ve benzin getirip satarak geçimini sağlayan Kilislilerin kullandığı araçlardır. Suriye tarafından aldıkları kaçak sigaraları vücutlarına sararak Türkiye gümrüğünden geçirmeye ya da kadın çamaşırı, çocuk eşofmanları, pijama, makyaj malzemeleri gibi eşyaları çantalarda geçirmeye çalışan genç, yaşlı bu kadınlar yol boyu otostop yapmak ve erkeklerle muhatap olmak durumundadır. Tahmin edebileceğiniz gibi, sınır kapısını geçmenizi sağlayacak yolculuk ücreti için belirlenmiş bir rayiç de yoktur ve bu pazarlıkla belirlenir. Hele Suriye sınırını geçip bir saatlik uzaklıktaki Halep’e gidiş-geliş yapan, geçirebileceğini gözüne kestirdiği kadar eşyayı yüklenen kadınlar açısından bu sınır ekonomisinden pay almaya çalışmak fiziksel olarak da çok yorucu ve yıpratıcı bir iştir.

Kadınların kamusal alana tek başına ya çarşı alışverişine ya akraba, komşu ziyaretine gitmek için çıktığı Kilis’te bu kadınlara “iyi gözle bakılmaması” anlaşılır olsa gerek. Gelgelelim, kaçakçılık yapan erkeklerin nazarında onların iffetini tartışmaya açan şey, tek başına işe gitmeleri değil, sanki (doğası gereği temiz ve namuslu) kadın cinsiyetine yakıştırılmayan kaçakçılık işini yapmasıdır. Mesela kadın olmaları Türkiye’ye dönerken Suriye gümrüğünde çapkın Arap memurlar sayesinde sıranın önlerine daha kolay geçmelerini sağlar. Özellikle vücuduna sigara saranlara kötü gözle bakılır. Oysa gümrük mevzuatının net olarak belirlediği, sınırdan gelen yolcunun beraberinde getirebileceği eşya kotasını herkes (ya arabasının zula yerlerinde ya vücuduna sararak ya da rüşvetle, yıldırmayla ve dil dökerek) aşmaya çalışmaktadır. Neşe Özgen, Iğdır’daki milliyetçi retoriğin Azerbaycan’la sınır ötesi kadın ticaretini nasıl meşrulaştırdığını anlattığı makalesinde “bedenin sınırda olmayla hemen ilişkiye geçen ilk malzeme olması”na dikkat çekiyor.[3] Kilis’te sınır aşırı kanunsuz ve kayıt dışı mal akışının kaçakçılığı doğrudan namusla ilişkilenmesi ancak kadın bedeni sayesinde mümkün olur. Norm olan kaçakçılık, ancak kadın bedeninde taşındığında norm olmaktan çıkar. Kadın zor duruma düşmese o kapıya gitmez; ya dul kalmıştır ya kocası hayırsızdır. Başka bir deyişle, kaçakçılık erkek işidir.

Kaçakçılığın erkeklikle, mertlikle anılmasının önemli bir müsebbibi Adnan Menderes hükümeti döneminde Suriye sınırına döşenen mayınlar ve kaçakçıların müsadereye (çatışmaya) düştüğü askerlerdir. Türkiye sınırlarındaki mayınların üçte ikisi Suriye sınırındadır. Sınır soğuk savaş döneminde, 1956-1959 yılları arasında Suriye’deki Baas sosyalizminin yükselişe geçmesiyle birlikte, ‘Sovyetler etkisine’ karşı mayınlanır. Sınır kaçakçılığının ayyuka çıkıp gelen malların çeşitlenmesi ve değerlenmesi de mayınlı sahadan geçişlerle mümkün olmuştur. Öncesinde de Suriye’den gazyağı, İngiliz ceketleri, kumaş çakmaktaşı ve kahve gelirmiş. Ama 1960’lardan itibaren silah ve afyon kaçakçılığının yanı sıra, Beyrut üzerinden gelen en son model elektronik eşyalar, Filipis (Philipps) radyolar, televizyonlar, saatler, kırılmaz porselen çanak-tabak takımları, kumaşlar, sırt sırt, kamyon kamyon mayınlı bölgeden taşınmıştır. Öyle ki sınır köylerinin ‘sırtçı’ erkeklerinden şanslı olanları, çoğu büyük şehirde yerleşik kaçakçı patronlarının mallarını taşıya taşıya kendi hesaplarına çalışacak sermayeyi kazanmıştır.

1980 askeri darbesine kadar mayından gelen kaçak mallar önce Kilis ve Gaziantep pasajlarına, sonra tüm ülkeye dağılıp ithal ikameci ekonominin yasaklarını delecektir. Bu dönemde mayına düşen ya da çatışmada vurulan erkeklerin hikâyesi az değildir. Dönemin toplumcu gerçekçiliği, Bekir Yıldız’ın öykülerinde ve Ömer Lütfi Akad’ın Yılmaz Güney’li 1966 yapımı Hudutların Kanunu’nda olduğu gibi kaçakçı erkeklerin hikâyesini anlatır. Yerelin kadınları sahneden tamamen çekilmiş gibidir. Sözgelimi Hudutların Kanunu’ndaki yegâne kadın karakter, kaçakçılığa itilen köylü Hıdır’ı vazgeçirmeye çalışan şehirli (dışarlıklı) öğretmendir.

Oysa Kilis’in “küçük Beyrut” diye anıldığı, çarşısında iğne atsan yere düşmeyecek kalabalığın dolaştığı, ülkenin her yerinden tur otobüslerinin geldiği 1970’lerde kadınlar da bu pazaryerinin aktörleridir. 1960’lar ortasından itibaren şehrin ana caddesindeki özgün mimari örneği havuşlu (avlulu) taş yapıların yerine dikilen pasajlar pıtrak gibi çoğalmıştır. Dükkanları dolduran kaçak mallar yalnızca mayınlı bölgeden gelmiyordur. Kadınlar sınır kapısından “cemse cemse” (Marshall yardımlarıyla gelen miladı dolmuş askeri ciplerin taşıt aracına dönüştürülmesinden olsa gerek) eşya taşır. O dönemlerde pasaport çıkarmak için Ankara’ya gitmek zorunlu olduğu halde, pasaport çıkaranların sayısı çığ gibi çoğalır. Kadınlar ya kocasıyla, ya kocasıyla giden arkadaşlarıyla grup halinde gidip geliyordur.

Alt sınıftan gelen, çoğunlukla okuma yazması dahi olmayan bu kadınlar gerçekte bu ekonominin o kadar sahih birer öznesidir ki Halep pavyonlarının müdavimi kocalarına para yetiştirememekten şikayetçiydirler: “Patron benim, paraları kocam harcıyor” (Asiye, 78 yaşında). Sözgelimi, bugün eski günlerinden eser kalmayan pasaj dükkanlarında çay ve sigaradan sonra yine de en ciddi ekonomik girdiyi sağlayan makyaj malzemelerini de ilk defa onlar Kilis’e taşımıştır. Otuz yıl önce evlenerek Kilis’e yerleşen Leyla (47 yaşında) bir gün Türkiye gümrüğünde eşyalarına alıkonduğunda Suriye tarafından eşya getiren erkeklerin şaşkınlığını anlatır: “A, bu neymiş diyenler oldu. Ellerine alıp baktılar farları, şunları bunları”. Bu kadınlar tıpkı Moskova-Laleli mekik ticaretinin taşıyıcısı kadın çelnoklar[4] gibi, yereldeki kayıt dışı ekonomi ağının küçük girişimcileridir. Fakat, kendilerini tüccar ya da girişimci olarak adlandıran Rus kadınların aksine, Kilis’teki kadınlar yaptıkları işi kaçakçılık olarak tanımlar. Sınırdan geçişler Rus kadın girişimcileri örneğinde bedeni fuhuş nesnesi olarak damgalayıp görünür kılarken, Kilisli kadınları çerçi diye garibanlaştırıp görünmez kılar. Muhtemelen, (tezimin konusu özellikle gerektirmese de) kadınlarla görüşme girişimlerimin başarısızlıkla sonuçlanmasının sebebi bu olsa gerek.

Geçtiğimiz ay facebook sayfalarında da paylaşılan bir “tersine dünya” haberi okuduk.[5] Zimbabweli erkekler sperm avcısı kadın çetelerinin tecavüzüne uğramaktan korkuyormuş. Şimdiye kadar kadına yönelik şiddetin tersine dönmesi dışında bu haberi öne çıkaran bir yorum okumadım. Yabancı basın haberi aylar öncesinde erkek sperminin Zimbabwe’deki “juju”, yani geleneksel kötü şansı kovma ritüellerinde kullanıldığını yazmıştı.[6] Tecavüzlerin sebebi her ne olursa olsun, belli ki bu karlı bir iş alanıydı ve kadınlar şanslarını, kadının erkeğe tecavüzünün tanımlanmadığı Zimbabwe yasalarındaki cinsiyetçi körlükten yana kullanıp “kolay para kazanmaya” yönelmişti. Gazeteler tecavüz eden kadının tecavüz fiilinden değil, aşağılayıcı saldırıyla suçlandığını yazıyordu.

Her şeye rağmen, bu tür bir illegalitenin kadınları ekonomik aktörler haline getirdiğini teslim etmek gerek. Üstelik bunun bazı getirileri de vardır. Kilis’teki sınır kapısında kadınların üstlerini aramak için görevlendirilmiş tek bir kadın görevli bulunmaz. Tıpkı Zimbabwe’deki cinsiyetçi körlük gibi, burada da kapıdaki gümrük kontrolünü erkek ‘kaçakçılara’ göre tasarlamıştır. Bu yüzden görevliler şüphelendikleri bir kadını aramasını başka yolcu kadınlardan istemek zorundadır. Bu da hiçbir zaman bir kadının diğerini ihbar etmesiyle sonuçlanmaz. Kadınların anlattığına göre, gide gele kapıda herkes birbirini tanır. Birbiriyle yardımlaşmak, birinin kendisini götüren tanıdığına diğerini de arabaya alması için ricacı olması veya fazla yükü olanın eşyalarına alıkonmaması için sahip çıkmak şeklinde olabilir. Sınırın illegalitenin geçiş yeri olarak damgalanması ya kadın bedenini tüketim nesnesi haline getirmektedir ya da Kilis örneğinde olduğu gibi kadını görünmez kılmaktadır. Herhalde Kilis’e Suriye’den getirilip erkeklere ikinci evlilik yoluyla veya bağımsız ev tutularak ‘sunulan’ kadınlar hakkında bu sebepten dolayı kısık sesle konuşulmaktadır. Bu kadınlar göz önünde değildir. Suriye’den mi Rusya’dan mı geldikleri muammadır. Ama kesin olan şey, bu yazıda tartışıldığı gibi, sınıra ilişkin cinsiyetçi anlamların yerelin ekonomisinde sadece tüketici ve damgalayıcı olmayıp, üretici ve kurucu da olduğudur.


[1] Öncüpınar gümrük kapısı Kilis’in il olduğu 1995 yılına kadar Gaziantep’e bağlıydı.

[2] Kilis, 6 Haziran 1995 gün ve 550 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyle Gaziantep’ten ayrılarak il oldu.

[3] Neşe Özgen, sınır aşırı kadın ticaretinin yanı sıra mazot ticaretinin ulusal ve uluslarası boyutunun şehri bu illegalitenin geçiş yeri olarak damgaladığını söyler. Neşe Özgen (2006) Öteki”nin Kadını: Beden ve Milliyetçi Politikalar, ToplumBilim, 19: 125-137. Makalenin aynı adlı farklı bir versiyonu Feminist Yaklaşımlar’ın 2. sayısında (2007) yayımlanmıştır.

[4] Deniz Yükseker Rusça’da mekik anlamına geldiğini söylüyor. Bkz. Deniz Yükseker (2003) Laleli-Moskova Mekiği: Kayıtdışı Ticaret ve Cinsiyet İlişkileri, İletişim.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: