Barış ve Demokrasi Partisi

İslam ve Kürt Hareketi Üzerine Sırrı Süreyya Önder ile Ropörtaj

Posted on: 03/11/2011

MESELE DERGİSİ’NİN 58. SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR

Türkiye, Cumhuriyet tarihi boyunca Dış ve İç Politikası’nda İslami Dinamiklerin en etkin olarak kullanıldığı  süreçlerden birini belki de en gözle görülür olanını  yaşıyor. Bir yanda Kürt Hareketi Sivil Cuma’larla devletin tekelinde milliyetçileşmiş dini propaganda sürecine tepki koyarken öte yanda Erdoğan din bayrağıyla Orta Doğu’da yeni bir emperyal plan ortaya koyuyor. Ne oldu da İslam seküler ve muhafazakâr güçlerce aynı anda bir politika alanı  olarak tekrar gündeme getirildi?

Dinselliğin hem siyasette hem de toplumda daha belirgin hale gelmesi, bugün egemen dinsel söyleme karşı, o alan içinde de muhalif seslerin çıkmasına yol açıyor. Sivil Cuma ve benzeri çıkışlar, din yorumundaki tekele yönelik bir itirazdır. Din yorumundaki bu tekel, İslamiyetin dokusunu zedeleyen, aslında zedelemekle kalmayıp onu düpedüz bozan Türk-İslam sentezinin sığlığından beslenir. Sivil itaatsizlik eylemleri kapsamında gerçekleştirilen Sivil Cuma çıkışının, Türk-İslam sentezinin kurumsal ve söylemsel özünü sarsan bir yanı var. Hemen tepkiyle karşılanmasının bir nedeni budur. Başbakan “dinde bölücülük uyguluyorlar” demişti. Oysa dinin bölünmesi değil, “ayrışması” söz konusu burada. Hakiki İslam ve hakiki olmayan İslam türü bir ikilikten bahsetmiyorum. Sivil Cumalar çok daha köklü ve temel bir itirazı barındırıyor; tarihsel, siyasal ve kültürel kireçlenmeyi kırıyor. Ve zaten sağ liberaller tam da bu nedenle Kürt hareketine yüklendiler. Tipik eleştiri yöntemlerini kullanmaktan geri kalmadılar. Eylemi derhal Kemalizm ile ilişkilendirdiler. Bu da, eylemi itibarsızlaştırmanın bir yoluydu tabi. Egemen dinsellik zihniyeti, dini kendi anlayışıyla tek bir yoruma tabi kılmaya çalışır ve bunun dışındaki yaklaşımları şiddetle eleştirir, o kesimleri siyasi dille “ayrımcılıkla” ve dinsel dille “bidat” ile suçlar. Çünkü egemen anlayışın, kendi etkinliğini sorgulayan dinsel yaklaşımlara tahammülü yoktur. Eskiden Kemalist rejim dinsel temelli itirazlara karşı böylesine sert iken, bugün dindarlık diline sarılan yeni rejim de, kendilerine dönük Sivil Cuma benzeri toplumsal itirazlara aynı şekilde tahammülsüz ve dışlayıcı olabiliyor. Bu kargaşa içinde, İslam’ın özüne sahip çıkmaya çalışan dindarlar da, kendi yorumları gereğince “İhdinas sirat-el müstakim” yani “Bizi doğru yola ilet” diyorlar, hakkaniyetli ve adil bir yolu kendileri açmaya çalışıyorlar.

Yine bu dönemde siyasal alanda İslam’ın Ramazan ayındaki lüks otel iftarları protestoları konuşmaya başladık. Aralarında sizin de bulunduğunuz, İhsan Eliaçık’ın etrafında şekillenen ya da böyle yansıtılan bir çevre Eliaçık’ın sosyal islam tanımının etrafında Kürt Meselesi’ni tartışmaya başladı. Öncelikle soralım, burjuva islami nüfusun böylesine görünür olduğu ve nüfusça arttığı bir dönemde İslam’da toplumcu vurgunun ortaya çıkması tesadüf mü, yoksa bu bir tepki hareketi mi?

Öncelikle İhsan Eliaçık hakkında bir tek şey söylemek gerekiyor; inandığı gibi yaşayan bir insan. Diğer İslam aydınlarının bir çoğu gibi yaşadıklarına inanan birisi değil. “Sistem” in içine girmeyi red ediyor. Sistem içi müslümanların hışmını çekmesi bundandır. Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki o nereye çağırırsa tereddütsüz giderim. “Fekk-u regabe- Kölelere özgürlük” diyen islami itirazın en erdemli temsilcilerinden birisidir. Öte yandan Yrd. Doç. Deniz Yıldırım’ın Birgün Gazetesinde konuyla ilgili çarpıcı bir tesbiti var. Ramazan ayında, oruç bahsindeki en temel gerçekliği yani sinıfsallığı göz önüne seriyor.  “Memleketin genelinde hutbelerin ortak yanı, Müslüman öznenin mülk sahibi olarak kurgulanmasıyken, ezilenlerin de “Müslüman” kimliğin dışında tutulan yoksullar olarak nesneleştirilmesi. Mülklü Müslümanı özneleştirip mülksüzleri nesneleştiren bir sınıf hiyerarşisinin yeniden üretilmesi sözkonusu olan. Bu yeni bir olgu değil, ama giderek daha açıktan konuştuğu kesin.”                       Ülkedeki duruma gelirsek… Yükselen zümrelerin mal mülk sevdasına bilinçli bir karşı çıkış söz konusu. Eskiden sermaye sahibi kesimler dinsel retoriğe sarılmaz, bu temeldeki muhafazakâr değerleri bayrak edinmezlerdi. Ama gelişen yeni zenginler ve soylular sınıfı, bir yandan dindarlığı sahiplenmekte, diğer yandan develerinin yükünü artırmaktadır. Bugün görünen çelişki ve çekişme dinsel görünümlü olabilir, ama aslında sınıfsal ve toplumsaldır. Dinsellik bunun söylemidir sadece. Bu hakikati asırlar önce İbni Haldun da söylemiş, Hz. Ali ile Muaviye arasındaki çatışmanın bir koltuk kavgası değil, farklı toplum kesimlerinin savaşı olduğunu belirtmişti. Bugün dinsel söylemle koşut gelişen zenginlik, gariplerden yana olan dindar kesimlerin eleştirilerine muhatap olmaktadır. Yeni zenginlerin iki özelliği söz konusu: Bir yanda mala mülke sevdalı, diğer yanda ABD merkezli küresel imparatorluğa göbekten bağlılar. Ama dillerinden de dini eksik etmezler. Ali Şeriati’nin dediği gibi “Hüseyin için ağlar, Yezid ile işbirliği yaparlar”. Türkiye’de mesele İslam yahut siyasal İslam değil, çok güçlü bir tarihsel arka planı olan Türk milliyetçiliği ve buna bağlı Türk-İslam zihniyetidir. Kürt meselesi hem sınıfsal hem de ulusal bir meseledir. Bu nedenle, meseleye yalnızca sınıfsal bir perspektiften bakmak, yalnızca ulusal bir perspektiften bakmak kadar eksiktir. Yani Kürt meselesi salt iktisadi bir eşitsizlik meselesi değildir. Egemen zihniyete karşı çıkan muhalif İslami söylemlerin bu iki yanı göz önünde bulundurması icap etmektedir.

Sizce Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan Müslümanları İslam Coğrafyası’nın diğer nüfuslarından ayıran özellikler var mı? Bu özelliklerin toplumsal bir dayanışma kültürü yaratılabilmesi konusunda avantaj ya da dezavantaj olabileceğini söyleyebilir miyiz?

Sadece bu ülkenin değil, her ülkenin Müslümanı farklıdır. Bütün Müslümanların aynı olabileceğini veya olması gerektiğini söylemek, bir tür yirminci yüzyıl takıntısıdır. Bu yaklaşım ilk teorik ifadesini aslında Hıristiyanlıkta bulmuştu. 1920’lerde ABD’deki Protestanlar arasında ortaya çıkan köktencilik yani fundemantalizm akımı, aynı din içinde farklı kültürel yaklaşımları eleştiriyordu. Daha sonra yeni-köktenci akımlarda varlığını sürdüren bu yaklaşım, İslamcılığın çeşitli biçimlerinde de görülür. Yani bu tür dincilik, kültürcülüğü bir tehdit, hatta baş düşman olarak algılar, mesela tasavvufu, sufiliği dindışılık olarak damgalamaya kadar gidenler vardır. Bu topraklar Babailerin, Şeyh Bedrettinlerin, Alevi başkaldırılarının tarihini barındırır. Bu devrimci gelenek tarih yazımında hasıraltı edilmiş, en iyimser biçimiyle egemen İslam tarihinin negatif dipnotu vazifesi görmüştür. Kaldı ki, İslam denince akla sadece Altıncı Filo’ya karşı çıkan solculara saldıranlar gelmemeli. Günlük hayatında geleneksel İslamı yaşayan sıradan Müslümanın vicdanı ve beklentisi ile iktidar atının dizginlerine sarılmış yüksek sınıf İslamcılığını aynı kefede görmemek lazım. Her şeyden önce insafsızlık olur bu.

Bugün Kürt nüfusunda kadınların özgürleşmesi önemli bir gerçeklik. Öte  yandan, Müslüman kadınların da temsilinin arttığı bir dönemdeyiz. Barış için bir araya gelen kadınların oluşturduğu inisiyatifler barış konusunda en kararlı sesi çıkaran konumdalar. Bu iki kitle birbirine nerede uzak duruyor olabilir? Neredeyse aynı dili kullanan ve ‘barış’ diyen, sorunu milliyetçilikten ve devlet dilinden uzakta çözmek isteyenler için bir uzlaşma noktasının yaratılmama sebebi ne? Kadın hareketlerinin etkinliklerinde mi bir problem var yoksa niyetlerde mi üstü kapalı bir tereddüt söz konusu?

Hayat, tek bilinmeyenli bir denklem değil ki, aynı dili kullanan insanların hemen her konuda anlaşması mümkün olsun. Ayrıca ortada aynı dil mi yoksa benzer bir retorik mi söz konusu, bunu da düşünmek lazım. Kürt kadınların barış hususunda seslerinin çok cesur ve gür çıktığı ortada. Lakin İslamcı kadınların istisnalar dışında bu sese pek iştirak etmedikleri de ortada. Belki de iki farklı varlık âlemi söz konusu. Kürt kadınları daha seküler diyebileceğimiz söylem alanı içindeler. İtirazlarını ve karşı çıkışlarını bu alana yaslanarak gerçekleştiriyorlar. İslamcı kadınlarsa daha dinsel bir söylem içindeler. Burada sekülerlik ve dinsellik geriliminden söz etmiyorum. Demin dediğim gibi, daha başka bir durum var. Buradan dil meselesine dönecek olursak… Bir kelimeden bin anlam çıkabilir, bugün dindarlığı önemseyen kesimlerin o dindarlıktan anladıkları da bu yüzden farklılaşabilir, özellikle siyasi konulara gelince. Çünkü dinsel yaklaşımlardan ziyade bugün farklı politik yaklaşımlar daha belirleyici olabiliyor. Türkiye’de İslam’ın tarihsel gelişim sürecinin en önemli sorunlarından biri, Osmanlı geleneğiyle iç içe geçmiş olmasıdır. Bu yüzden ülkemizde gerçek anlamda ümmetçilik aslında çok zayıftır. Ümmetçilikten Osmanlı geleneğinin canlandırılması anlaşılır. Burada uluslarla bir eşitlik idealinden ziyade, diğer İslam ülkeleri üzerinde eşit olmayan bir liderlik yani üstünlük hayali yatar. Son gelişmelerde de görüyoruz, emperyalizm coğrafyamıza kendince yeniden biçim verirken, bizim aktörler sanki kılıç kendi ellerindeymiş gibi hevesle öne atılıyorlar.

Sosyal İslam etrafında oluşturulacak dil ve eylemliliğin burjuvalaşan ve kapitalizmle alıp veremediği olmayan İslam için bir kırılma yaratabilir mi? Bu dilin etrafında oluşacak bir eylemlilik ve örgütlülükle Türkiye’nin asli problemi olarak ortaya çıkan Ulus devlet ve bağlantılı olarak Kürt sorununun çözülmesi konusunda bir iş birliği sizce mümkün olabilir mi?

İslam söz konusu olduğunda, meseleyi dindarlar ve dindar olmayanlar diye düşünmemeliyiz. Çünkü İslamcıların kendi içinde de uzlaşmaz farklılıklar ortaya çıkabiliyor. Daha yakından baktığımızda bütün meselenin, sağcılık ile solculuk, yani sermayeden veya emekten yana olmakla ilgili olduğunu görürüz. Sağcılık ister dinsel ister laik söylemle gelsin, her zaman düzenin bekasını gözetir. Oysa solculuk, farklı bir yolda, yoksulların ve ezilenlerin yolunda ilerler. Bu solcu yani emekten yana çabaya sarılanların dindar veya laik olması o kesimlerin kendi tercihidir ve kimseye karşı bir ön şart olamaz. Ne murad ederseniz onu elde eder veya o yolda gelişme sağlarsınız. Sosyal İslam dediğiniz ve esasında yoksulları ve toplumun ezilen kesimlerini gözeten hassasiyet, bu topraklarda uzun süredir görülmeyen farklı bir dinselliği barındırmaktadır. Onların işi daha zordur, çünkü mücadele ettikleri sağcılık, onların sarıldığı inancı kendine bayrak edinmiştir. İnsanın dili varmıyor söylemeye, ama sanki bu sağcılık, Hz. Ali’nin yoksul askerlerine karşı mızraklarına Kur’an sayfaları takan Muaviyecilik gibidir. Dinin içindeki sağcılık ve solculuk tartışmasının Kürt meselesine değdiği yerde tereddüde mahal yok. Kürt meselesinin çözümü konusunda kim samimi olarak el uzatırsa sarılmak gerekir, yeter ki bu savaş bitsin, kan dinsin.

21. yüzyıla girerken bugün Taraf Gazetesi çevresini oluşturanlar militarizm ve çevresindeki tüm o algıyı Kemalizm çerçevesinden okuyorlardı. Bugün Kemalizmin en azından kısmen tasfiye edildiği söylenebilir. Peki militarizmin baki kalmasının ardında ne yatıyor? 12 Eylül 2010 referandumundan ‘halk zaferi’ çıkaranlar neyi atladılar?

Basit birkaç gerçek var. Türkiye bir NATO ülkesi, ama kuzey Avrupalı diğer NATO üyesi ülkelerden farklı olarak, Ortadoğu’nun kaynayan kazanında yer alıyor. Rejim sorunu, Kürt meselesi, sosyal devletin zayıflığı gibi etmenler söz konusu. Diğer yandan iktidardaki yeni muhafazakâr hükümette yer alan gelenek, her zaman orduyla iç içe yaşamış, onu yüceltmiş ve onun tarafından özellikle 12 Eylül döneminde yüceltilmiş bir gelenek. Kemalizm’le yaşadıkları sorun, devlete dair yapısal bir sorun değil. Kozmik oda şeffaf hale getirilmez, sadece el değiştirir onlarla. Biraz YÖK meselesine benziyor. Yıllarca YÖK’ün anti-demokratik uygulamalarından söz edenler, iktidara kurulunca, sadece YÖK’ün yönetimini değiştirmeyi gerçek değişim diye sundular. O yapının kendisini ve içeriğini dert etmiyorlar artık, aksine sahipleniyorlar.

Bir Müslümanın askerlik ve Devletin Kürtlerle savaşı konusundaki algısı da sonuç olarak zorunlu olarak tabi tutulduğu milli eğitim sürecinde gelişiyor. Öyle ya da böyle toplumun hiçbir kesimi eğitimden kendini uzak tutamıyor. Bu şartlar altında yeni bir dil oluşturmanın yolu nereden geçiyor? Ya da bir dil oluşturmak tek başına bir değişim için yeterli midir?

Bir dil oluşturmanın yolu, her yerden geçiyor. Hayatın her olgusu diğer olguları etkilediğine göre, sadece bir noktadaki değişimi öngörmek dar görüşlülük olur. Yeni dil dediğimiz şey, o dili yaratıp sahiplenecek kesimlerin kendilerini geliştirmeleri ve hatta aşmalarıyla vücut bulabilecek bir şeydir. Bugün tohumları hatta filizleri vardır, henüz her yerde olmasa da.

Yine İslam ve militarizm bakımından sormak istediğim bir şey var: Örneğin vicdani retçi Enver Aydemir’in durumu. Aydemir İslam ve Allah hariç hiçbir şey için savaşmayacağını açıkça beyan etti. Bugün büyük çoğunluğu müslüman olan Türkiye’nin devleti yine çoğunluğu Müslüman Kürt halkıyla savaşıyor. İslamcıların büyük çoğunluğunun bu savaşta devletten taraf olması İslam’ın yeni bölgesel rolünde elde edilecek rolün çekiciliği ve emperyal gücün çekiciliği olabilir mi?

Büyük çoğunluğu Müslüman olan ülkemizde dini hassasiyeti güçlü bir hükümete sahip olan devletimiz, Müslüman bir ülkenin işgalinde rol alır mı? Cevap: Evet. Örnek, Afganistan’dır. On yıldır kimse bunu tartışmıyor, sağcı medyamız ve sağcı yazarlarımız öyle sunuyor ki, sanki biz işgal ordusunda bağbanız, Afganistan’da halka gül dağıtıyoruz. Peki orada diken dağıtanlarla neden kol kolayız, bunu soran yok. Bu yüzden Türkiye’de İslamcılıktan veya dincilikten söz etmek çoğunlukla sağcılıktan söz etmek anlamına geliyor. Sınıfsal olarak sermayenin hayrına dönen bir sistemi aşamazlar ve Batının yörüngesinden uzaklaşmayı yapısal bir hedef haline getirmezler. Sadece dillerinde vardır bu. Ali Şeriati’nin, “vaizlerimiz yoksuldan yana konuşur, ama din hukukçularımız hep egemenlerden yana karar verir” demesine benzer. Yani dinin siyasi politikleşmesi bu iki yan üzerinde işler. Bir yanda, halka onların hoşlanacağı şeyler söylenir, diğer yanda düzenin çarkı aynı şekilde döndürülür. Baksanıza, Libya’ya saldırının üssü olduk, Suriye’yle savaşın eşiğine geldik, yetmemiş olmalı ki son zamanlarda sağcı İslamcı bazı yazarlar açıkça İran’ı hedef gösteriyor. Anlaşılan güzel ve mahzun ülkemizi birilerine kalkan yapmak yetmiyor, bir de onların elindeki mızrağın ucu olmaya heves ediliyor.

Mevcut hükümetin İslam’la kurduğu bağlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Neo-Liberalizmin halifesi rolüyle Erdoğan sahiden Orta Doğu lideri olma rüyasına kavuşabilir mi?

Rüyadır, herkese görmek nasip olur. Ter içinde uyandıklarında sakinleşmeleri için şefkat bizdendir, bir tas su uzatırız onlara.

Sosyalistlerin İslam’a bakışı konusunda sizin sol hareketin içinde olduğunuz süreçte sizce neler değişti?

Sosyalistlerin İslam’a dair gerçek tartışması ancak son yirmi yılın politik gelişmelerinden sonra başladı. Henüz bir olgunluk aşamasına geldiği söylenemez. Daha önceki dönemde ülkemizde dinci muhafazakâr hareketler ve politik akımlar olsa da bunlar genelde devletle kol kolaydı veya devleti tehdit edecek bir konumları yoktu. İslamcılığın eleştirisi bu yüzden sol açısından, devlet ve muhafazakârlık eleştirisinin bir parçası durumundaydı. Ama 12 Eylül darbesi, Sovyet Bloku’nun dağılması, 11 Eylül olayları içinde geçen çalkantılı süreçte din olgusu hem ülkemizde hem de yer aldığımız Avrasya yayında yeni Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya hattında stratejik bir konum elde etti. Sol artık önüne çıkan bu başat meseleyi enine boyuna tartışmak ve irdelemek zorunda. Bu sadece politik tartışmayla sınırlı bir alan değil, meselenin toplumsal ve kültürel yanları var.

Bir de solun kendi din algısını tartışmak söz konusu, değil mi?

Marksist geleneğin dine dair yaklaşımları, birkaç paragrafla, hatta cümleyle sınırlı bir şekilde ele alındı. Sanırım, sosyalistlerin bu ülkede dine dair tartışması ve gelişmesi asıl olarak bundan sonra olacak. İki sığ eğilimin aşılması için bu gerekli. Dine yaklaşımda ortaya çıkan iki uç eğilim, aynı yanılgıya sahip: Bir yanda, dinsel her unsuru sadece gericilikle algılayıp, sekter bir karşıtlık ortaya koymak daha çok ulusalcı kesimlerin tercihi. Diğer yanda ise, bugünkü iktidarın yaptığı her şeyi bir tür “halkın kutsal tercihi” gibi yorumlayıp, ona bağlanma noktasına varan ve eleştirel gücünü yitiren liberal eğilim var. Bu iki uç yaklaşımın dışında, üçüncü bir bakışa ihtiyaç var. Sıradan insanların bağlandığı geleneksel dinle değil, sağcı dinciliğin bezirgânlığıyla boğuşan bir bakışa… Din, sadece bir inanç meselesi değil, sosyal bir olgudur. Yani içinde bulunduğu koşullara ve döneme göre karakter değiştirir. O din Ebu Zer’in ve Şeyh Bedrettin’in dilinde eşitlik ve manevi birlik dini olabilir. Veya bugün ülkemizde çokça görüldüğü gibi paranın ve siyasi gücün aracı haline getirilebilir.

Bu süreçte Müslümanlar’ın solculara bakışında meydana gelen değişim neydi sizce?

Büyük değişimler değil, arayışlar söz konusu, sınıfsal bakışı temel alan akımlar açısından söylüyorum. Bu kesimler henüz zayıf, gelişme aşamasında. Ama diğer bir olgu, daha belirgindi: 28 Şubat süreçlerinde pek çok sol aydın ve grup, İslami kesimlerin duyarlılığını gördü, onların sorunlarına hiçbir komplekse kapılmadan sahip çıktı. Ama devir değişti, o zamanın mağdurları, yeni köyün ağaları oldular ve bugün solu neredeyse baş düşman görür hale geldiler. Bu sol karşıtlığını biraz kazıyınca, altından en saf haliyle bir kapitalizm zihniyeti çıktığını görürüz.

Peki bir sosyalisti bir müslümanın gözünde ne muteber kılar? Yahut, sosyalistlerle müslümanların adil bir düzen için kuracakları bir ittifakın temelinde sizce ne yatar? Eylemsel birliktelikler (ibadet, eylem vs.) mi yoksa söylem birliği mi?

Asıl birliktelik, insanın derdine, hiçbir koşul öne sürmeden sahip çıkmakla olur. Bunun yolu ise, toplumdaki gerçek ayrımın nerede yattığını görmekten geçer. Latin Amerika’da direnişçi bir papaza işkence yapan polisler, “Ateist komünistlerle ne işin var?” demişler. Papaz “İnsanlar ateistler ve müminler diye ikiye ayrılmaz, insanlar ezenler ve ezilenler diye ikiye ayrılır,” demiş. İşkenceciler “Ama onlar dinin afyon olduğunu söylüyor” diye karşılık vermiş. Papaz net bir şekilde itiraz etmiş: “Bu dünyanın zenginliğini kendilerine alıp, yoksullara ise öbür dünyanın nimetlerini bırakan zenginler dini afyon olarak kullanan gerçek kişilerdir.” Meselenin özeti budur.


Reklamlar
Etiketler:

1 Response to "İslam ve Kürt Hareketi Üzerine Sırrı Süreyya Önder ile Ropörtaj"

Kürt çocuklarına,’Varlığım Türk varlığına armağan olsun’ sloganını dayatanlara cevap verme zamanı geldi: 1 marttan itibaren çocuğunu Türk okuluna gönderme.
Kürtler olarak hep beraber, Kürtlere mezar haline gelen Türk okullarını terk edelim!

Kürt değilsiniz. Tek başınıza düşünemezsiniz. Doğruyla yanlışı ayırt edemezsiniz. Tek başınıza karar veremezsiniz. Varlığınızı yüce Türk milletin varlığına katarak, (Türk varlığına armağan ederek) eriyecek ve yok olacaksınız. İşte AKP’ nin de devam ettirmeye çalıştığı Türk-İslam sentezinin Kürtleri imha politikası…

Artık, dostumuzu, düşmanınımızı tanımanın, ideolojik saplantıları bir tarafa bırakmanın zamanı geldi. Bugün için bize sağ-sol, Türk Arap dostluğu-kardeşlikleri gibi saçmalıklar bir fayda getirmez. İslamın bize vereceği bir şey olamaz. Irak devleti yakında 3 parçaya bölünecek, orada ki sahte kardeşlik-birlik dirlik yalanlarının da sonu gelecektir. Müslümanlık adına AKP de 130 Kürd milletvekili var, Müslümanlık adına 9 milyon Kürt kendini Türk olarak görüyor. Ama bu Müslümanlar için, Kürd bir kafirdir ve ona bir nebze de olsa hak verilemez. Yaklaşık 10 senelik AKP iktidarında tek bir Kürt köyünün okulunda Kürtçe serbest bırakılmamıştır. Tek bir Kürt ismine bile hala izin verilememiştir.Türklerin Başbakanı, tarihsel geleneklerine uymaya devam ediyor: 1930’lu yıllardan itibaren regüler devlet politikası haline gelen halka yabani sistem aralıksız devam ediyor…O yıllar Faşizmin dünya çapında zirvede olduğu yıllar. Faşizm gençliğe, gençliğin eğitimine ve endoktrine edilmesine çok önem veriyor. Azınlıkların yokedilmesi bu endoktrinasyonun hedefi olarak görülüyor. İtalya’da anaokullarına kadar inen faşist örgütlenmeler ortaya çıkıyor. Hitler, Mussolini’den öğrendiği kitlesel gösterileri inanılması güç devasa boyutlara çıkartıyor. Mussolini ise Atatürk’ ten çok şey öğrendiğini açıkça söylüyor. Almanya’da faşizmin ‘ein volk, ein reich’ (tek millet, tek devlet) sloganı, Kemalistlerin attığı bir slogan ve bu politika Kürtlerin sistematik imhasına parallel geliştiriliyor. Kemalistler dünya faşizminin öncülleri olarak Rum ve Ermenleri acımasızca ellemişlerdi ve Kürtlerin sırası gelmişti. Yüzbinlerce aptal, kriminal vahşi insan, bir gösteri alanında tek bir komutla disiplinli ve uyumlu bir şekilde aynı hareketleri yaparak varlıklarını uyduruk bir millete ve Paşa’ya adamış oluyorlar. Bu eylemler, özelliklede Dersim Kürt soykırımı arifesinde bütünüyle kitlesel ve adeta dinî bir havaya büründürülmüş ritüeller oldu. Çünkü Dersim soykırımı ile, baş paşanın dediği gibi ‘çıbanbaşı’ Kürtlerin hak ve hukuk talepleri en az 100 sene geriye atılmıştı.

Türkler kadar cümle başı, ‘baş’ kelimesi kullanan bir millete rastlanamaz. ‘başbuğ’, ‘başhakim, başvekil, ‘başkan’, etc.. etc..İradesiz, şuursuz,soysuz, sopsuz insanların zayıf noktalarına vurgu yapılarak, 10 çocuğu da ölürse, adama ‘ başın sağolsun’ diye ekstra işkence etmeye gidilir. Burada ‘baş’ diye kastettikleri, ‘çoban’ kılığında, kan döken, baş kesen bir işgalci olması gerek!!
Dünyada kendi meclisine ‘büyük’ adına takanlar göçebe Türklerdir: neden normal bir millet meclisi değil de ‘büyük millet’ meclisi oluyorlar?
Kaldi ki ‘büyük’ denilen bir millet bu şekilde göçebe olamaz. İyi milletler doğdukları topraklara sadık ve onu en iyi kullanbabilen toplumlardır. Almanlar’ın Amerikaya, Türkiyeye gideni olmuş ama bu Türklerin dakikada bir yaptıkları gibi sürü şeklinde oradan oraya yığınak yapıp onun bunun memleketini bozmaları, yakıp yakmaları şeklinde değildir. ‘Büyük Türk’ denilen serseri mayın bu defa da Avrupanın ortasına yığılmaya başladı…Türk resmi ideolojisi beşikteki bir çocuğu dahi Orta Asyalı olduğuna ikna etmeye çalışır, 7 göbek sonrasında dahi Anadolu’nun yerlisine, onun Orta asyalı olduğu, Kurt sürüsünü takiplen buraya kadar geldiğini temel alan resmi devlet doktirini, okuldan işe kadar her yerde sistematik uygulanıyor ve insanların beyinleri çelinerek, kendilerine yabancı, doğdukları yere düşman birileri olduklarına inandırılıyorlar. Dünya üzerinde sadece Türkiye de, halka oranın yabancısı oldukları okullarda okutulur, sadece Türkiye’de Türkiye’nin yerlisi olmayan Türklerin, ‘türkiye devleti’ denilen bir oluşuma sahip oldukları kendi resmi okullarında okutulur!
‘Fert yok cemiyet var, hak yok vazife var’ düsturu bugün bütün okullarda küçük çocukların her sabah söylediği andımızda ‘Varlığım Türk varlığına armağan olsun’, ‘ ne mutlu türküm diyene’, ‘bir türk düyaya bedeldir’ sözleriyle tekrarlanıyor. Bugün onbinlerce Kürt okulunda bu ritüeller aralıksız devam ediyor. Kürt çocuklarının beyinleri acımasızca yıkanarak Türkleştirilip kendilerine yabancı, ‘üstün ırk’ denilen Orta asyalı bir kavmin ‘, anadoluyu işgal etmiş fertleriymiş gibi yetiştiriliyorlar. Faşizm, ferdin bağımsız bir kişilik olarak var olmasını reddeder. Aslolan Paşa’nın, başkanın, Şef’in, Führer’in, Duçe’nin, Cadillo’nun liderliğinde, onun gösterdiği istikamette milletin yücelmesi için ferdin her şeyini feda etmesidir. Aslında Atatürkçülük, ‘Ebedî Şef’ kültü etrafında, kalıcı bir faşist tahakküm arayışıdır. Bu kült, bütün katiller, kan emiciler için ayrıcalıklarını sürdürecekleri bir sığınak vazifesi görmektedir.
Kürt soykırımlarının sonu, AKP tarafından da devam ettirilen bu sistem ayakta olduğu müddetçe devam edecektir. Esas soykırım Kürdün geleceğini sistematik şekilde yokeden, eğitimiden dine kadar uzanan Türk-İslam sentezidir. Sahte laiklik adına 5.3 milyon Kürt kandırılp kimliğine yabancılaştırılmış durumda. Alevilik, Kemalizm adına kürtleri kandıran sahte modernistler de, İslamcılardan farklı değildirler. Maoist komünistlerden, Devrimci karargah, Halk kurtuluş cephesine, solcu sendikalardan, masum dinseverler adı altında Kürtlerin beyinlerini yıkayan, özel harb dairesince ayakta tutulan ve göbekten Türk ordusuna bağlı Hizbullah gibi örgütler Kürt çocuklarının asimile edilmesinde birer yan araçtan başka bir şeey deüillerdir. Türk devletinin terör örgütlenmesini, özel harp dairesininin yeni yapılanmalarını, doğal Kürt hareketini bloke etmek, onu saptırıp dünyadaki tabii desteklerinden koparmak için, kendisine bağlı olarak örgütlendirdiği belgelenmiş durumda. Erdoğan kliği bu belgeleri sadece kendisine direkmen karşı olan askerleri tasfiyede -şantaj anlamında- kullanırken bu olşumun devamında ise diretmektedir. Evren-Özal-Demirel-Çiller-Ağar-Ecevit den kalan miras devam ediyor: AKP Kürdistandan tek bir Türk askerini bile geri çekmemiştir, masum köylüleri katleden tek bir köy koruyucusunu bile azaltmamaıştır.

Asker-polis elbiseli Türkler kesilen Kürt kafaları ile fotoğraf çekmeye devam ediyor, imamın ordusu ‘fahişelere’ asker elbisesi giydirerek türkü söylettirmeye devam ediyor.  
Kürt değilsiniz. Tek başınıza düşünemezsiniz. Doğruyla yanlışı ayırt edemezsiniz. Tek başınıza karar veremezsiniz. Varlığınızı yüce Türk milletin varlığına katarak, (Türk varlığına armağan ederek) eriyecek ve yok olacaksınız. “Ne mutlu Türküm diyene” “Bir Türk dünyaya bedeldir” “Türk, öğün, çalış güven.” gibi şiarlar, yaygınlaşan bayraklar ve heykeller birlikte, ulusun belleğine bir daha silinmeyecek şekilde yerleşmiştir. Peşpeşe gerçekleşen yenilgilerin yarattığı çöküntüyü ve suskunluğu yaşayan Kürt, kabuğuna çekilmiş, Türklüğüne razı olmak zorunda kalmıştır. Şentürk, hastürk, yıldırımtürk, öztürk, aslantürk, kahramantürk gibi soyadları alan Kürt, köylerinin değişen, Türkleşen isimlerine de pek karşı çıkamamıştır.Koyunlar gibi o basit hareketleri okul ve kışlalarda hep birlikte yaparak kıvama geleceksiniz. İşte o zaman sizin yerinize düşünen, karar veren, sizi yöneten bir azınlığa sorgusuz sualsiz teslim olacaksınız. Bir komut gelecek elinizi kaldıracak, bir başka komutla indireceksiniz. Bir sürü gibi. Anaokulundan başlayarak hazırol ve rahatta durmayı, uygun adım yürümeyi nasıl olsa öğrenmiş bulunuyorsunuz. Çocuklar ve gençler, sizler birer küçük Türk koruyucu askersiniz. Komutanlarınızı dikkatle takip edeceksiniz. Onlara Paşa diye hitap edceksiniz. Sakın düşünmeye, dilinizi konuşmaya, onunla düşünmeye, kendi kendinize karar vermeye kalkmayın. Sadece denileni yapın. Dünyada faşizmin en çiğ ve kaba haliyle varlığını sürdürebildiği yerler Türkiyenin okulları, Türklerin bayrak salladıkları, kendi toprakları diye saydıkları bütün Kürt şehir ve köyleridir.
Kürdistan’ da koşullandırılan yaklaşık 450 000 i resmi ve 128 000 ni de paramiliter koruyucu, Irkçı, Alevici, Şiici, Maocu Komünist partisi, Devrimci karargah-kurtuluş cephesi, Müslüman Hizbullahçı kılığında örgütlenmiş askeri güç, din adı altında örgütlenmiş Hizbullah-Diyanet-Nurcu-Süleymancı-Bektaşici-Fetullahçı-kontralar bir bütün olarak AKP diktatörlüğü altında da geleneksel süreci devam ettirmektedirler.
AKP’ nin Kürt politikası, 1945’te İtalyan ve Alman faşizminin çöküşünden tam 67 yıl sonra, Türk faşizminin sona ermeyeceğini ifade ediyor.

Şimdi artık bu Kürt düşmanı sürece son vermenin, esaret zincirlerini kırarak, özgür bir halk olmak, her halk gibi devlet sahibi olmanın yolunu açmanın zamanı gelmiştir.

İlk olarak, bütün Kürt örgütleri, 1 Mart tarihinden itibaren bütün Kürtlerin çocuklarını Türk okullarına göndermemeleri için bir bildirge yayınlayarak zorunlu adımı atmaları gerekiyor. 14 milyonun üzerinde Kürd hali hazırda Türk yapılmış, adları değiştirilmiş kendilerine düşman bir toplum haline getirilmiştir. Kürtlerin düşmanı AKP nin de devam ettirdiği Türkleştirme politikasıdır ve bu sözde PKK nin de cirit attığı bütün köy okullarında gece gündüz devam ettirilmektedir. Askeri anlamda Kürtleri yoketmenin imkanı yoktur. TC bunu iyi biliyor ve bu yok etmeyi İslamcılar ve Kemalistlerin ortak paydası olan devlet okullarında devam ettiriyor.

İşte şimdi bu okulları boykot, TC nin Kürd’ü esaret altına almak için yaşam borusu olarak kullandığı bu mezarlara gereken cevabı vermenin zamanı geldi. En az %35 nin üzerinde Kürt vatandaşımız bu çağrıya uyup, çocuğunu asimile etmekten başka bir şey yapmayan bu Türk okullarını protesto ederse TC’ nin bölgedeki bel kemiği kırılacaktır. Böylesine bir olay dünya çapında büyük yankılar yapacak ve AKP nin sahte maskesi de düşecektir. Kürt özerkliğine giden yol, Kürt halkının ortak iradesi onun gerçek temsilcilerinin böylesine küçük bir çıkışla, aklı selimle işe başlamalarından geçiyor.

Devletin saldırısı büyük olacaktır ama eskisi gibi başarı şansı yoktur.

1 milyon Kürd ayağa kalktığında ise işleri Suriye gibi olacaktır.

Şimdiden biliyoruz ki TC de o gün, PKK adı altında kendi askerlerine karşı vahşiyane bir saldırıda bulunarak, mümkün olduğunca çok askeri öldürerek, geri kalmış cahil halkı ayağa kaldırarak bu haklı eylemi sabote etmeye çalışacaktır. TC’ nin değişmez Kürt politikasını devam ettiren yeni AKP-Asker ittifakı, Kürt Hareketi nezdinde bir kırılmayı amaçlıyor; talep ve istemlerin, Müslüman-Kemalist kırmızı hattının içine çekilmesini, PKK’ nin Kürtlerin tek temsicisi olduğunun dünya kamuoyuna kabulünü, güney Kürtlerini de tehdit ederek, zorunlululuk azmeden Kürt Birliği’nin sağlanmasının önünü almaya her zamanki gibi hedefleyeceklerdir. Benzeri olay en son Kürt özerkliğinin ilan edildiği gün yaşandı, MHP yandaşı yeni patron Necdet Özel’in Jandarma istihbaratından hareketle, PKK adına askerlerin yaptığı bu provakasyona resmen sahip çıkıldı.
Kürtler ortak iradeleri ile özerkliği ilan etmiş durumdadır, geriye dönüş olamaz ve bu yeni adım ile de onu gerçek yaşam alanına sokacaklarıdır.

1 Mart’ tan itibaren Türkleşmeye son!

Kürdün mezarı olan Türk okulunu değil, anadilde Kürtçe eğitim sağlayacak Kürt okulunu istiyoruz.

Kürtler için anadilde eğitim komitesi.

Saygılarla,

Şemso Lazwan Kurmesh

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: