Barış ve Demokrasi Partisi

Kongre Girişimi’nde Yer Alan SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan’ın Demokratik Modernite ile Söyleşisi.

Posted on: 17/10/2011

Demokratik Modernite, Eylül-Ekim 2011, Sayı: 3, s. 94-99.

SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan hiçbir hukuki dayanağı olmayan sebeplerden dolayı 11 ay cezaevinde kaldı. Geçtiğimiz günlerde kamuoyu vicdanının baskın gelmesi üzerine tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Turan, serbest kaldıktan sonra da kendisini yeniden tutuklanmasının önemli bir gerekçesi haline getirilen sol çatı partisi faaliyetleri içinde buldu. Hoşgörülü tutumları, entelektüel vasıfları ile Türkiye sosyalist hareketi içinde büyük sempati toplayan Rıdvan Turan’la dünya solunun gündemi ile sol çatı faaliyetlerini konuştuk. Turan, dünyadaki kapitalizm karşıtı gösterileri önemli görmekle birlikte henüz gösterilerin “devrimsiz bir devrim” ruhunu aşamadığını ifade ediyor. Kurulacak sol çatının parlamenter mücadeleyi önemsemesi, ancak bir seçim partisi olmaması gerektiğini, yalnızca örgütlü güçlerle sınırlı bir “şemsiye parti”nin de sürece cevap vermede yetersiz kalacağını kaydeden Turan, bunun yerine toplumsal muhalefeti ortak bir “emek ve demokrasi programı”nda birleştiren demokratik bir “ittifak partisi” kurulması gerektiğini vurguluyor. Sol çatı partisinin demokratik anayasal sürecine de ağırlığını koyması gerektiğini anlatan Turan, “Çatı partisi kendisini yeni anayasa tartışmaları içinde örgütlemeli ve büyütmelidir. Derhal alternatif bir anayasa taslağı kaleme alınmaya başlanmalıdır. Eğer gerçekten güçlü bir çalışma yapılabilirse, sadece demokratik bir anayasanın kazanılması sağlanmış olmaz Kürt sorununun çözümü için de el birliği ile ciddi bir atılım yapılmış olur.” diyor.

 

İngiltere’de kapitalist sistemden umudunu kesen binlerce genç günlerce süren protesto gösterileri yaptı. Amerika’da borsa tepe taklak oldu. Yunanistan’da kamu hizmetleri durma noktasına geldi. Dünya genelinde finansal kriz var. Bu durum ülkelerin gelişme endeksine, tüketim harcamalarına, üretimlerine yansımaktadır. Tüm bu gelişmeler üzerine Batı medyasında “kapitalizm krizi derinleşiyor”, “kapitalist modernite miadını tamamladı” yorumları yapılıyor. Mevcut gelişmeleri göz önünde bulundurarak dünyada bir kapitalizm krizinden bahsetmek mümkün mü? Mümkün ise bu durumu kapitalizmin hangi açmaz ve yapısal sorunları doğurdu?

 

Kanımca iki şeyi birbirinden ayırmakta fayda var. Kapitalizmin krizinin derinleştiğini söylemek bir şeydir, kapitalizmin miadını tamamladığını söylemek bir başka şeydir. Kapitalizmin miadını doldurduğu saptamasını yapmak, doğal olarak kapitalizmin çöküşünden de bahsetmek anlamına gelir. Kapitalizmin çöküşünden bahsedebilmek, sadece iktisadi olmakla kalmayan, ideolojik, siyasal, toplumsal vb. pek çok boyutu olan kriz dalgasından da (ya da dalgalarından) bahsetmektir. Bir çöküş ya da miadını tamamlama durumu olacak ise bu süreçlerin sonucu olarak ortaya çıkacaktır. Ancak bugünkü durum bu değildir.

Bugün kapitalizmin krizinin derinleştiği saptamasını yapmak, onun miadını tamamladığını iddia etmek için yeterli bir parametre olarak görülemez. Bence içinde olduğumuz süreçte kapitalizmin miadını doldurduğunu söylemek fazla toptancı ve aceleci bir değerlendirmedir. Kapitalizm var olduğu günden bu yana pek çok kriz yaşamış olsa da bu krizlerin hemen tümü bir biçimde atlatılabilmiş, sistem kendisini onarabilmiştir. Ben şu anda kapitalizmin kendini onarma yeteneğinin, reel sosyalizmin var olduğu koşullardakine göre daha zayıflamış olduğu kanısındayım. Sosyalist bloğun varlığı, kapitalizme kendini onarması için ciddi bir motivasyon sağlıyordu. Bugün bu yok. Diğer yandan dünyanın pek çok ülkesinde ezilenlerin kendilerini ortak bir kavganın farklı bölgelerdeki müfrezeleri olarak görüyor olması, bir enternasyonal bilincin gelişmekte olması da yine kapitalizmin kendisini yeniden üretebilmesinin önünde ciddi engeller olarak görülmelidir. Keza, antiemperyalist, solcu, popülist iktidarların güç kazanması da yine böyle görülebilir. Hatta kapitalizm düne göre daha derin ve daha sık krizlerle karşılaşmaktadır. Ancak bunların hiçbiri kapitalizmin miadını tamamlamış olduğu anlamına gelmez.

Bugün bütün göstergeler, kapitalizmin krizinin derinleşmekte olduğu yönünde. Bu krizin dünya kapitalist sisteminin bir krizi olduğunu ve tarihsel önemde olduğunu tespit etmeden mevcut gelişmeleri doğru tahlil etmek mümkün görünmemektedir.

2008 Eylülünden beri ABD finans sisteminin çökmekte olduğu ama dünya kapitalizminin merkezlerinde krizi aşmak için anlık çözümlerin ötesinde bir program geliştirilemediği, tarihinin en kapsamlı kurtarma operasyonlarına karşın, izlenen mali ve parasal politikaların ABD ekonomisinde bir canlanmaya yol açmadığı görülmektedir. İş aramaktan umudunu kesenler dahil edildiğinde işsizlik oranı %16’yı geçmektedir. Bütçenin %43’ünü bulan mali açık, dünyanın en borçlu ülkesinin parası olan doların dünya rezerv parası olma işlevini daha ne kadar sürdürebileceği konusunda ciddi kuşkuları gündeme getirmektedir.

2007 yazında ABD konut kredileri piyasasında başlayan, yatırım bankalarının ve sigorta şirketlerinin iflasları, batmamaları için milyarlarca dolar fon aktarımları, borsalardaki düşüşü engellemek için merkez bankalarının piyasaya milyarlarca dolar sürmeleri şeklinde giderek şiddetlenerek süren kriz 2008 Eylülünde asırlık yatırım şirketlerinin iflası, kredi piyasası devlerinin devlet kontrolüne girmesi ve en büyük sigorta şirketinin kamulaştırılmasının hemen ardından Avrupa’ya sıçradı. Avro bölgesinin zayıf halkaları olarak görülen Güney Avrupa ülkeleri krizin pençesinde kıvranmaktayken geri dönüp ABD’yi yeniden vurduğu Ağustos başında ABD’nin kredi notunun düşürülmesi ile açığa çıktı.

2008’de tavan yapan finansal kriz, kapitalist dünya sisteminde son otuz yıla damgasını vuran temel eğilimlerin ve yönelimlerin de sonuna gelindiğine işaret etmekteydi. 70’lerin sonlarından itibaren üretken sektörlerde istihdam yaratıcı yeni buluşların ortaya çıkmaması ve azalan kâr oranları, genişletilmiş yeniden-üretimin daralması, sermayenin finansal aktivitelerden spekülatif kazançlar elde etmeye yönelmesi, yoğun borçlanmalarla, yani paradan para kazançlarıyla sistemin finanslaştırılması, bu dönemin belirleyici özellikleri idi. Yani “borç zembereğinin boşalması” olarak da tanımlanan finansal krizin kökleri kapitalizmin doğasındaydı ve konut kredileri piyasasında patlak veren kriz, kapitalizmin yapısal krizini finansal operasyonlarla aşamadığının göstergesi olmuştu. Bir başka deyişle krizin finansal bir kriz olarak kalmayacağı ve hem ekonominin tümüne hem de bir bütün olarak dünya ekonomisine depresyona yol açacak etkilerde bulunacağını öngörmemek mümkün değildi.

Etkileri ve yıkıcılığı bakımından ancak 1929 Büyük Bunalımıyla karşılaştırılabilir olan içinde bulunduğumuz ekonomik krizin kapitalist mantığı zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yapmaktan geçiyor, gelir bölüşümündeki adaletsizliği doruk noktasına çıkararak işsizliği ve yoksulluğu devasa bir toplumsal sorun haline getiriyor. Bu nesnel zemin üzerinde dünyanın çeşitli bölgelerinde farklı biçimlere bürünen kitlesel protesto ve isyanların birbiri ardına patlak vermesi için bir kıvılcım yetiyor. Ancak bu protesto ve ayaklanmaların emekçiler ve ezilenler açısından sonuç alıcı bir mecraya henüz dökülmediğini belirtmek gerekir. Kapitalizmin krizi ne kadar derinleşirse derinleşsin, onu yıkacak bir programa sahip örgütlü ve kitlesel bir güç ortaya çıkmadıkça, kendiliğinden yıkılıp gitmeyecektir.

 

Dünya kapitalizminin bugün yaşadığı açmaz ve sıkıntılara karşı dünya sol hareketleri ve emekçi örgütleri nasıl bir program ve eylem hattı ile cevap olabilirler?

 

Son otuz yıldır küresel ölçekte neoliberal saldırıyla emeğin kazanımlarının aşındırılması süreci, ekonomik krizin yükünün emekçilerin omuzlarına yıkılması ve artan işsizlik ve yoksullukla birlikte artık sınıf mücadelesinin radikalleşmesinin nesnel koşullarını dünya ölçeğinde hazırlamış bulunuyor. Başta Yunanistan olmak üzere İrlanda ve Portekiz gibi ülkelerde, İspanya’da ve İtalya’da ekonomik krizin sınıf bilincini bilediğini, işçilerin ve ezilenlerin birliği doğrultusunda bir hat örülmeye başlandığını görüyoruz. İngiltere’de Mark Duggan’ın polis tarafından öldürülmesi üzerine ağırlıklı olarak işsiz siyah gençlerin Londra’dan başlayan isyanı, herhangi bir politik hedeften ve programdan yoksun olmasına karşın günlerce sürdü ve ortalığı yangın yerine çevirdi. Çok daha farklı koşullarda filizlenmekle birlikte Tunus’ta Bin Ali’yi ve ardından Mısır’da Hüsnü Mübarek’i iktidarlarından eden ayaklanmalar üniversite mezunu Muhammed Buazizi’nin işporta tezgahına zabıtaların el koyması üzerine kendisini yakmasıyla patlak vermişti.

Ancak ilk soruya yanıtta da belirttiğim gibi bu protesto ve ayaklanmaların emekçiler ve ezilenler açısından henüz sonuç alıcı bir mecraya dökülememiş olmasının yapısal nedenlerini doğru saptayabilmek gerekir. Kapitalizmin krizi, bir yandan emekçilerin sınıf bilinçli tepkilerinin radikalleşmesinin nesnel koşullarını yaratırken öte yandan da hem işçi sınıfının öteki ezilenlerle hem de uluslararası dayanışmasını kırmanın ve engellemenin ırkçı-faşist ideolojik-politik unsurlarını yoğunlaştırmaktadır. Kapitalizmin ve krizin mağdurlarının bu saldırıyı göğüsleyebilecek bir birlik ve dayanışma hattı örebilmeleri dünya sol ve emekçi örgütlerinin önündeki birinci görevdir.

İkinci olarak, bu yıl içinde patlak veren ayaklanmaların neredeyse tümünün ortak özelliği olarak, Zizek’in deyimiyle “devrimsiz bir devrim ruhunu” ifade etmelerini saptamak gerekir. Yalnızca talep eden ama bu taleplerin kim tarafından ve nasıl gerçekleştirileceğine dair politik/programatik/örgütlü bir dayatmayı içermeyen ayaklanmaların sonuç almakta yetersiz olduğu, bu bağlamda yeniden kurmak için yıkma eyleminin öznesi olunmadıkça, sırf yıkmanın bile gerçekleşemediği 2011 ayaklanmalarıyla doğrulanmış oldu.

Üçüncü olarak krizin emperyalistler arası rekabeti şiddetlendirdiği ve büyük güçlerin dünya pazarına hakim olmak için ekonomik güç, politik müdahale ve savaş araçlarını kullanmaya yönelmelerine zemin hazırladığı tarihten çıkarılan dersler arasındadır. Tunus’ta ve Mısır’da düzeni/devleti koruyabilmek için diktatörleri feda ettikten sonra Libya’da Kaddafi rejimini devirmek için NATO saldırısı başlatılması, yalnızca Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki zincirleme etkileriyle devrimci durumu savuşturmanın değil, enerji kaynakları için Afrika’ya nüfuz etmekte olan Çin’i Libya petrollerinden mahrum etmenin de bir gereğiydi. Ulusal Geçiş Konseyinin savaşın başında Fransa’yla gizli bir anlaşma yaparak petrolün %35’ini Fransa’ya vermeyi taahhüt ettiği belgelendi.

Özetle solun ufkunu, krize, krizin doğrudan sonuçları olan ırkçılığa/şovenizme ve savaşa karşı, emekçilerin ve ezilenlerin enternasyonal birliğini ve dayanışmasını esas alan, politik hedeflerini başka sınıf ve partilerden talep eden değil bizzat kendisi gerçekleştirmek üzere örgütlenmiş bir eylemlilik hattı belirlemelidir.

 

Dünyada kapitalizm ciddi sıkıntılarla karşı karşıya iken Türkiye’de sol adına umutlu olmamızı gerektiren bir çaba var. Bir süreden beri sol ve demokratik güçler bir demokratik ulus bloku esprisi altında bir sol çatı kurabilmek için çaba sergiliyorlar. 1995 yılında ve daha sonraki yıllarda da benzer şekilde çatı partisi kurabilmek için çabalar oldu ancak bugüne kadar maalesef başarılı olunamadı. Bugün umutlu olmamız için hangi nedenler var?

 

Felsefemiz her ne kadar tüm toplumsal muhalefet güçlerinin bir çatı altında birliğini sağlamak olsa da ne yazık ki çabalarımızın pratik sonucu seçim ittifaklarını geçemedi. Seçimlerin gelip dayandığı günlerde epeyce sıkışık bir program çerçevesinde yan yana gelişler sağlandı. Bugün geriye dönüp baktığımızda özünde son derece önemli olan bu çalışmalardan kalıcı başarılar elde edemediğimizi görüyoruz. Dünden farklı olarak bugün emek barış ve özgürlük güçlerinin birliğinin sağlanması yolunda çok daha ciddi ve güçlü bir iradenin var olduğunu söyleyebiliriz. Kürt özgürlük hareketinin yanı sıra Türkiye sosyalist hareketi için de demokrasi ve emek güçleri için de böyle bir değerlendirmeyi yapmak yanlış olmayacaktır. Emek barış demokrasi ve özgürlük güçlerinin bir çatı altında birliği bugün artık herkes tarafından stratejik bir mesele olarak görülmektedir. Ayrıca Kürt özgürlük hareketinin bu konudaki tutumu, stratejik olmasının yanında sürecin devamı açısından da belirleyici önemdedir. Ülkenin politik konjonktürü de bu tür bir ihtiyacı dün olduğundan çok daha fazla dayatmaktadır. Tüm bu saikler göz önüne alındığında, olağan koşullarda tüm muhaliflerin, emek barış özgürlük güçlerinin bir araya gelebilmeleri ve kendilerini bir çatı altında ifade edebilmeleri için koşulların daha da olgunlaşmış olduğundan söz edebiliriz.

 

Cezaevinden çıktığınız günlerde yaptığınız açıklamada “çatı partisi düşüncesinden çekindiler” dediniz. Açabilir misiniz, ne demek istediniz?

 

Gözaltına alınışımızdan tutuklanışımıza kadar geçen tüm süreçlerde, devletin çatı  partisi ile fevkalade yakından ilgilendiğini gördük. Zaten sizin de bildiğiniz gibi bize yönelik iddianamenin çok önemli bir kısmı DBH ile yani çatı partisi ile ilgiliydi. Demokrasi güçlerinin bir çatı altında birleştirilme amacı ve çabası açıkça yasadışı bir örgütsel faaliyet olarak kodlanmıştı. Böylece henüz kurulmadan çatı partisi terörize edilmeye çalışılıyor ve olası bileşenlerine de gözdağı verilmek isteniyordu. Çatı partisinin amaçları, yönelimleri, bileşenleri vb göz önüne alındığında, egemenlerin bu tutumunun kendi selametleri açısından büsbütün haksız olduğu söylenemez. Egemenler çok açık ki bu projede kendileri açısından ciddi riskler görüyorlar. Bu nedenle çatı partisi henüz bir tüzel kişilik kazanmadan sanık sandalyesine oturtuldu. Bir örgüt ve o örgütün eylemleri değil, fikriyatı yargılanmak istendi. Biz de henüz kurulmamış olan çatımızı savunduk.

 

Çatı partisi çalışmalarında sol birlik mi yoksa demokratik güçlerin birliği mi yaklaşımı yoğunca tartışıldı. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nedir?

 

Her şeyden önce çatı partisi sosyalist solun birliği değil, bütün demokratik güçlerin, bütün toplumsal muhalefet güçlerinin bir ittifakı, mücadele birliğidir. Çatı partisi uzun zamandır toplumsal muhalefetin çok parçalı ve birbirinden bağışık biçimde süren mücadelelerini emek, barış, özgürlük ekseninde birleştirmeyi ve bir çatı altında kalıcı kılmayı ve bu bağlamda toplumsal muhalefeti “demokratik halk iktidarı” hedefine yönlendirmeyi temel amaç edinen bir demokratik siyasi projedir. Dolayısıyla böyle bir yakıcı ihtiyacı yalnızca ne çatı partisine açık sosyalist sol parti ve grupların, ne de bu parti ve grupların Kürt özgürlük hareketi ile ittifak ilişkisine indirgemek, onunla sınırlamak doğru olur. Çatı partisi bu güçleri de içeren olabildiğince bütün toplumsal muhalefeti bir “emek ve demokrasi programı”nda birleştirmeyi, onların birleşik gücünü açığa çıkarmayı öngören bir yaklaşımla ele alındığı ölçüde, gerçek bir demokratik siyasi alternatif olabilir, gerçek bir çekim merkezi olarak öne çıkabilir.

Bu nedenle toplumsal muhalefetin bir çatı altında derlenme ve toparlanma ihtiyacı elbette, daha özgün ve daha farklı bir mecrada sosyalist solun birliği ve yeniden kuruluş ihtiyacını ortadan kaldırmayacağı gibi, onun bir siyasi alternatifi olarak da düşünülemez. Nitekim, bir çatı partisi ihtiyacından ayrı olarak, çatı partisi projesi içerinde yer alan beş sosyalist parti ve grup (Sosyalist Demokrasi Partisi, İşçilerin Sosyalist Partisi, Sosyalist Gelecek Parti Girişimi, Toplumsal Özgürlük Platformu ve Sosyalist Birlik Hareketi) aynı zamanda  Sosyalist Yeniden Kuruluş Parti Girişimi adı altında Türkiye’de enternasyonalist solun birliği ve yeniden yapılanması için bir çalışma yürütüyorlar. Dolayısıyla Sosyalist Demokrasi Partisi hem toplumsal muhalefetin bir çatı altında demokratik ittifakını, hem de enternasyonalist solun birliği ve yeniden yapılanmasını sembiyotik bir ilişki içerisinde birbirini tamamlayacak, besleyecek ve güçlendirecek paralel siyasi süreçler olarak yaşanması ve olumlu bir sonuca ulaştırılması gereken stratejik iki ihtiyaç olarak düşünüyor. Çalışmalarını bu çerçevede yürütmeye çalışıyor.

Bu iki proje Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) açısından konjonktürel değil, stratejiktir. SDP, bilindiği gibi bu iki stratejik ihtiyacı, hem ayrı bir politik ve örgütsel varoluşun kuruluş öncülü olarak, hem de siyasi çizgisinin temel bir unsuru olarak ele alarak, kuvveden fiile dönüşmesi için çalışmalarını bugüne kadar sürdürmeye devam etmiştir. Özellikle ittifak bahsinde 1995’ten beri süregelen arayış ve girişimler, ne yazık ki seçim ittifaklarını aşan bir nitelik kazanarak, toplumsal muhalefetin kalıcı bir ittifak ilişkisine dönüşme imkanını yakalayamamıştır. Gecikmiş de olsa, bugün 2011’lerin Türkiye’sinde Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu’nun seçim ittifakını aşan bir perspektifle, bugün kendini ortak bir çatı altında kalıcı kılma ufku, iradesi ve verili pratiği muazzam bir siyasi gelişme olarak düşünülmeli ve heba edilmemelidir.

 

Yine bazı çevreler kurulacak olan partiyi bir şemsiye partisi, kimileri seçim partisi, kimileri organik bir parti ve iktidarı hedefleyen bir parti olarak görmek istediğini açıklamaktadırlar. Siz kurulacak bir çatı partisinin hangi işlevde ve rolde olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

 

Öncelikle söylemek gerekir ki, çatı partisinin gözünü yalnızca parlamentoya diken ve kendini parlamenter mücadele ile sınırlayan bir “seçim partisi” olması son derece yetersiz olacağı gibi, birbirinden çok farklı talepleri “organik parti” içinde eritme yaklaşımı da o kadar zorlama ve paralize edici olur. Elbette çatı partisi emekçilerin ve ezilenlerin demokratik siyasi iktidarını temel bir hedef olarak önüne koymalıdır. Seçim ittifaklarından, konjonktürel eylem birliklerinden, destek ve dayanışma ilişkilerinden nitelikçe farklı olarak, stratejik bir rol oynaması istenen bir çatı partisi, demokratik siyasi iktidar perspektifinden ve hedefinden yoksun olamaz.

Eğer çatı partisi farklı alanlar, düzeyler ve biçimler altında süren mücadeleleri ortak bir çatı altında birleştirmek, kalıcı kılmak ve bu bir tür birleşik mücadeleye süreklilik kazandırmak istiyorsa, bu ilişki ancak ve ancak toplumsal muhalefetin ortak ve öncelikli temel talepleri etrafında oluşacak ittifakıyla, söz konusu bir parti formu olunca, bu da ancak bir “ittifak partisi” ile gerçekleşebilir. Bu ise, yerellerden başlayan bir ittifakı, bir başka deyişle mücadele birliğini kaçınılmaz olarak öngörür ki, bu anlamda yalnızca örgütlü güçlerin ittifakına olanak sağlayan bir “şemsiye parti” de yetersiz ve işlevsiz olur.

Öncelikli amaç ezilen sınıfı, ezilen cinsi, ezilen ulusuyla bütün ezilenlerin, emek, barış, özgürlük ve demokrasi talepleri eksen alınarak, hükümetin kurmak istediği iktidar tekelini ve izolasyon çemberini kırmak ve egemen güçlerden bağımsız bir demokratik siyasal seçeneği inşa etmekse, o halde diğer her şey bu öncelikli amacın prizmasında kırılarak biçimlenmek zorundadır. Dolayısıyla, öncelikli amacı bu olan ve demokratik siyasi iktidar hedefinden yoksun bir çatı partisi, onun kurucu öznelerinin niyetinden bağımsız biçimde varlığını uzun süre sürdüremez. Bir iktidar hedefinden yoksunluk aynı zamanda, o çatı partisi bünyesinde yer alanların, bizatihi kendi kolektif irade ve inisiyatifiyle gerçekleşmesi mümkün olabilecek olan taleplerini gerçekleştirme iradesini bütünüyle egemen güçlerin baskın unsurlarına havale etmek anlamına gelir. Çatı partisi bu anlamda emekçilerin ve ezilenlerin kendi siyasi iktidarını bizatihi kendi bağımsız irade ve inisiyatifleriyle şekillendirebilecekleri bir ufka sahip olmalıdır. Bu nedenle çatı partisi bütün örgütlü ve örgütsüz toplumsal muhalefetin bir demokratik ittifak temelinde birleşeceği, irade ve inisiyatifini açığa çıkaracağı, ortak faaliyetin bütün alan ve düzeylerinde söz ve karar sahibi olabilecekleri bir yapısal düzenleme olmalıdır. Yinelemek gerekirse çatı partisi diğer meşru mücadele biçimlerinin yanı sıra parlamenter mücadeleyi de önemsemeli, seçimlere girebilecek bir yapı olmalı, ama bir “seçim partisi” olmamalıdır. Öte yandan çatı partisi yalnızca örgütlü güçlerle sınırlı bir “şemsiye parti” de olmamalı, toplumsal muhalefeti ortak bir “emek ve demokrasi programı”nda birleştiren demokratik bir “ittifak partisi” olmalıdır.

 

Çatı partisi içinde tartışılan bir diğer husus da şu oldu: Değişik çevreler kendi renklerini kaybetmeden nasıl bir arada olabilecekler? O bir aradalığı sağlayacak ortak temel değerler skalası ne olacak? Yapıların ortak değerler zemininde politik ekseni ne olacak?

 

Bu konuda parti formu ile kongre modelinin iç içe geçmiş bir biçimi (Parti-Kongre) son derece işlevli olabilir. Burada yer alanların ya da alacak olanların hem ortak talepler etrafında ve demokratik ilişkiler içerisinde “birleşik eylemine” süreklilik kazandırılabilir, hem de özerk bir ilişki içerisinde farklı yereller ve alanlarda, farklı renkler kendini kendi özgünlüğü ile ortaya koyabilir. Burada birlikte oluşa süreklilik kazandırmanın biricik yolu eşit haklı bir demokratik ilişki biçimini geliştirmek, herkesin kendi özgünlüğünü ortaya koyabileceği ve yaşayabileceği özgürlükçü bir yapısal düzenlenmeyi yapmak gerekir. Böyle bir yapısal düzenlemenin ise aşina olunan modellerden farklı olarak, çok yönlü yapısal özellikler taşıması gerekir. Ortak programda bir araya gelmek, eylemini birleştirmek tek başına, böyle bir partinin varlığını sürdürmesi için gereklidir, ama yeterli değildir. Böyle bir ilişki içerisine girenlerin aralarındaki eşitsizlikleri olabildiğince giderebilecek, hareket özgünlüğünü ve kendini ifadeyi sağlayacak dengeli bir demokratik ve özgürlükçü ilişki biçimi geliştirilmelidir. Bu yaklaşımı bir örnekle açıklamak gerekirse, örneğin cinsler arasındaki eşitsizlikleri dikkate almayan, pozitif ayrımcı bir ilişki biçimi geliştirmeyen bir yapıda haklı olarak kadınlar ve farklı cinsel yönelime sahip olanlar hem yer almayacak, hem de alsalar bile, bir süre sonra onların niyetlerinden bağımsız bir biçimde mücadele süreci içinde adım adım tasfiye olacaklardır.

Öte yandan şu da verilen örnek kadar önemlidir. Örneğin verili durum itibariyle burada yer almaya aday güçler arasında muazzam bir “asimetrik durum” söz konusudur. Böyle bir “asimetrik durum” dikkate alınmaksızın her şeyi seçimle tayin etmeye başlamak, bir süre sonra, baskın bir nicel güç karşısında diğer örgütlü güçlerin seçim vasıtasıyla tasfiyesiyle sonuçlanabilir. Demek ki, öngörülen model için seçim demokratik iradenin açığa çıkarılması için temel bir unsur olmalı, ama nicel gücü daha zayıf olanların temsilini sağlayacak başka demokratik enstrümanlar kullanılmalıdır.

Örnekleri çoğaltmak mümkün olabilir. Ancak, özce bir ifadeyle çatı partisi kendi bünyesinde yer alanların farklı renklerini ve özgünlüklerini korumak istiyorsa (ki böyle bir ufku yoksa zaten parti kurulamaz) hem mücadele çizgisi itibariyle hem de yapısal özellikleri itibariyle bu realiteyi daha baştan bir  prensip düzeyinde ele almalıdır.

Parti-Kongre modeliyle hem toplumsal muhalefetin bütün kesimlerini kapsamak, onların farklı kesimlerinin demokratik irade ve inisiyatifini açığa çıkarmak, mücadelenin bütün süreçlerinde söz ve karar sahibi olmalarını sağlamak, hem de parti içinde eşit haklı bir ilişki temelinde “istikrarlı bir denge” kurarak, niyetlerden bağımsız bir tasfiyeyi önlemek mümkün olabilir.

Kabul etmek gerekir ki, çatı partisi gibi çok farklı taleplere sahip olan toplumsal muhalefet kesimleri ilk kez bir parti formunda bir araya gelecekler, eylemlerini ve iradelerini bir düzeyde birleştirecekler. Dolayısıyla, çatı partisi donuk ve mekanik değil, canlı ve dinamik bir süreç olacaktır. Bu canlı ve dinamik sürecin bugünden öngörülemeyen pek çok sorunu ve gerilimi üretmesi muhtemeldir. Böyle durumlarda mümkün olduğunca hazır reçetelerden kaçınmak, partinin yaratıcı inisiyatifini harekete geçirmeye ve proaktif olmaya çalışmak olumlu sonuçlar almaya katkılı olabilir.

 

Sol çatı hangi program ve ilkeler dahilinde inşa edilirse güçlü bir sinerji ve birliktelik yaratabilir?

 

Burada “o sorun da var, bu sorun da var” gibi bir sorunları arka arkaya dizmeyi gerekli görmüyorum. Bu her şeyden önce Demokratik Modernite dergisinin okurlarına haksızlık olur. Bu derginin okurları bu sorunların son derece farkındalar. Kanımca, soruya içsel farklı enerjilerden güçlü bir sinerjiyi açığa çıkarmanın ve harekete geçirmenin biricik yolu, o çatının verili rasyonellerinin ve muhtemel potansiyellerinin temel taleplerini eksen alan bir programatik çerçeveyi oluşturmak, aynı anlama gelmek üzere onların verili durumlarını (farklılıklarını, özgünlüklerini) gözeten bir yapısal düzenlenme yapmaktan geçiyor. Dolayısıyla program ve model sorunu ancak böyle demokratik yöntemsel sorunun bir ifadesi olabilir.

Örneğin, Kürt sorununun bir ezilen ulus sorunu olduğu ve Kürt halkının verili savaş koşullarında bütün farklı sınıfsal kombinasyonlarıyla birliğinin önemli olduğu bir durumda Kürt özgürlük hareketine anti-tekel ve neoliberalizme karşı mücadelenin ötesinde bir anti-kapitalizm dayatmasında bulunmak, ya da anti-kapitalizmi burada varoluşun bir olmazsa olmazı haline getirmek, bu bağlamda Kürtlerin, Kürt sorununu bir demokratik çözüm eşiğine taşıdıkları bir uğrakta, kapsayıcı olmaz. Elbette, sosyalist solun, çeşitli emek örgütlerinin, hatta memleketin en yoksullarını ve emekçilerini bünyesinde barındıran Kürt hareketinin içinde yer aldığı bir çatı partisinin, mücadele düzeyini, anti-tekel ve neoliberalizme karşı mücadelenin ötesine taşıması, anti-kapitalist bir çizgiyi geliştirmesi ve programı oluşturması gerekir. Bu bağlamda batı metropollerinde Kürt emekçilerin ulusal kimlik taleplerinin yanı sıra yaşadıkları sınıfsal sorunları da temel alan bir yaklaşımla programın şekillenmesi, böyle bir mücadele çizgisinin oluşturulması bunun başlangıç adımı olabilir.

Ancak bunun etkili ve kitlesel bir mücadele süreci içinde geliştirilmesi gerekir. O bakımdan başlangıç adımı olarak, mütekamil bir program varsayımı, bu dolayımla Kürt hareketiyle görünür geleceği şekillendirebilecek bir ittifak ilişkisinden uzak durmak anlamına gelir. Dolayısıyla, çatının programını daha başlangıçta olmuş bitmiş bir program olarak görmek yerine, mücadele süreci içinde yeniden yeniden yazılacak, geliştirilecek bir program olarak düşünmek hem gerçekçi, hem de gerçekleşebilir olandır.

 

Çatı partisi çalışmaları için bazı aydınlar “alternatif kurucu meclis olacak” şeklinde görüş belirtmektedirler. Çatı partisi hangi anlamda bir alternatif kurucu meclis olacak? Bu alternatif kuruculuk vasfı anayasa ve Kürt sorununun çözümüne nasıl yansıyacak?

 

Sanıyorum kurucu meclis olma esprisi yeni anayasa bağlamında tartışılıyor. Demokratik ve özgürlükçü bir anayasaya ihtiyaç duyan toplumsal muhalefetin tüm farklı kesimleri çatı partisinde kendilerini ifade edecekler. Diğer yandan yeni, demokratik ve özgürlükçü bir anayasanın yapımı ancak bu güçlerin katılımıyla mümkün olabilir. Dolayısıyla çatı partisi, gerek bileşenleri ve gerekse de programatik çerçevesi itibarıyla yeni bir anayasa yapmaya ehil tek demokratik odaktır. Bu anlamıyla çatı partisine bir kurucu meclis anlamı yüklenebilir. Fakat kanımca çatı partisini bir kurucu meclis olarak tanımlamaktan çok, yeni anayasa yapım sürecine kendisini nasıl katacağı, içereceği farklılıkları yeni anayasanın ruhuna aksettirmek için ne tür bir çaba içinde olacağı daha önemlidir. Bence çatı partisi kendisini yeni anayasa tartışmaları içinde örgütlemeli ve büyütmelidir. Derhal alternatif bir anayasa taslağı kaleme alınmaya başlanmalıdır. Eğer gerçekten güçlü bir çalışma yığılabilirse, sadece demokratik bir anayasanın kazanılması sağlanmış olmaz, Kürt halkının ileri sürdüğü başta anadilde eğitim ve demokratik özerklik olmak üzere demokratik talepler temelinde Kürt sorununun çözümü için de el birliği ile ciddi bir atılım yapılmış olur.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: