Barış ve Demokrasi Partisi

Archive for Eylül 2011

Partimize Yönelik Devam Eden Operasyonlara İlişkin Açıklama

BASINA VE KAMUOYUNA

14 Nisan 2009’dan bu yana Partimizin üye, yönetici, seçilmiş temsilcileri başta olmak üzere ve hukuksuzluklara karşı çıkan Sivil toplum örgütü temsilcilerine, insan hakları savunucularına, sendikacılara yönelik KCK adı altında operasyonlar yapılmış, bölge il ve ilçeleriyle anılan KCK davaları oluşturulmuş, siyasal karakteri ağır basan yargılamalar devam etmektedir. Başbakan’ın yargıya talimatlarına paralel olarak gözaltı ve tutuklama operasyonları hız kazanmış, Partimizin Genel Merkez ve Taşra örgüt yönetici ve üyeleriyle birlikte adeta Kürt sorunu hakkında görüş ifade eden herkes doğal şüpheli kabul edilerek gözaltı ve tutuklama furyası 12 Eylül 1980 darbesini gölgede bırakacak şekilde son hız sürdürülmektedir.

Başta Şırnak olmak üzere, Adana, Mersin, İzmir, Viranşehir, İstanbul, Suruç, Şanlıurfa ve daha bir çok il-ilçede ölçü tanımaz uygulamalarla gözaltı ve tutuklama süreci başlatılmıştır.

Yargılamalarda savunma hakkı her gün biraz daha yontulmaktadır. 14 Nisan 2009 tarihinden bu yana tutuklu olanlar anadillerinde savunma yapmak istediklerinden hala Mahkemede iddialara karşı sözlerini söyleyememiştir. Halk deyimiyle sorgusuz sualsiz halkın temsilcileri, sivil toplum örgütü yöneticileri cezaevlerinde tutulmaya devam etmektedir. Sanıkların mikrofonları kapatılmakta, konuşturulmamakta, vekillerinin talepleri tartışmasız red edilmektedir.  Şimdi de gözaltına alınanların avukatlarına ifade tutanaklarının dosyalarda kısıtlılık kararı bulunması nedeniyle Ceza Yargılama Hukuku yok sayılarak verilmemektedir. Gözaltına alınanlar veya tutuklananlar savunma haklarını kullanamadıkları gibi, avukatlık mesleği hiçe sayılarak icra edilemez uygulamalar devlet gücüyle dayatılmaktadır.

Son olarak İzmir’de aralarında MYK ve Parti Meclisi üyelerimizin de bulunduğu 30 siyasetçi tutuklanmış ve avukatlarına CMK’nın açık emredici hükmüne rağmen ifade tutanakları verilmemektedir Bu tablo darbe dönemlerinde de yaşanmamış bir tablodur. Gizli tanık ve gizli belgelerle yapılan yargılamalar, adeta bizleri gizli yargılamalarla yüzyüze bırakmaktadır. Dünya hukuk tarihinde görülmemiş uygulamalara karşı başta hukuk kurumları ve demokratik kamuoyunu duyarlı olmaya, yargı mercilerini de hukuk tanımaz tutumlarından vazgeçmeye çağırıyoruz.

Meral DANIŞ BEŞTAŞ BDP Hukuk Ve İnsan Haklarından Sorumlu Eşbaşkan Yardımcısı

 

 

 

 

– Siyasi hayata ‘Kürt kadının da asker analarının da sesi olacağım’ diyerek yola çıkmıştınız. O günden bugüne nereye geldiniz?

Dört yıllık bir parlamento deneyimim var. Biz hep şunu söyledik: ‘Farklılıklarımızı yok etmek aynılaştırmak baskı ve şiddete neden olur. Bu da beraberinde büyük acıları getirir’ O yüzden barış, eşitlik adalet ve özgürlük için mücadele zor ama çok daha anlamlıdır! Çünkü bu ülkede barış olduğunda hem asker hem gerilla anneleri de huzurlu uyuyacak. Acıları dinecek. İşte biz de halkımıza verdiğimiz sözü yerine getirmek için çalışıyoruz.

– Mesela neler yapıyorsunuz?

Şimdi kongre çalışması yürütüyoruz. Türkiye cephesinden de bunu örgütleyebildiğimizde Kürt ve Türk halkının barış ve özgürlük talebini ortaklaştıracağız. Sisteme itirazı olan herkesi bu kongre içerisinde bütünleştireceğiz. Çünkü bugünkü zihniyet sadece Kürtleri veya Alevileri reddetmiyor! Aslında Türkiye’de Türkleri de reddeden bir zihniyet var.

– Türkler de dışlanıyor diyorsunuz.

Türk halkının bundan çok memnun olduğunu düşünmüyorum. Kürt meselesi gibi Türk meselesi de önemli. Çünkü sistemin, devletin istediği gibi bir Türk yaratılmak isteniyor. Mesela barış, özgürlük isteyen; Kürt halkı ile kardeş olmayı isteyen Türk de devlet için düşman. Problem burada.

TEK TÜRKİYE PARTİSİ BDP

– BDP’ye sadece Kürtlerin partisi gözüyle bakılıyor. Artık bir Türkiye partisi olmak amacı mı var burada?

BDP’nin hala bir Türkiye partisi olma iddiası var. Hatta şunu iddia ediyorum. Tek Türkiye partisi BDP’dir. Çünkü Türkiye’nin temel sorunlarına ilişkin söz söyleyen sadece BDP! Kürt sorunu bu ülkenin çok temel sorunlarından birisi. Bu sorunun çözümü konusunda herhalde en çok çaba sarf eden parti BDP olduğu için Kürt partisi gibi algılanıyor. Gözlerden kaçan şöyle bir durum da var. BDP, Kürt tabanını politikleştirdi. Türkiye cephesinde bu biraz eksik. Belki bu kongreyle Türk halkı da politikleşecek ve itirazını daha güçlü söyleyebilecek.

– PKK’nın eylemsizlik süreci son buldu ve eylemler ocakları, yürekleri yakmaya devam ediyor.

BDP olarak başından beri, iki halkın bir arada barış içinde yaşayabilmesinin inkar ederek değil ancak geçmişle yüzleşerek olabileceğini söyledik. Kürt sorunu temel sorunumuzdur, ‘nasıl çözelim’ diye sorduk. Ama Türkiye daha çok sonuçla ilgileniliyor. Sorunu doğuran nedenler olduğu gibi duruyor. Edenleri ortadan kaldırmadığınız sürece savaş da çatışma da ölümler de ne yazık ki yaşanmaya devam edecek!

AKP SÖYLEM DEVRİMCİLİĞİ YAPIYOR

– Peki BDP olarak ‘şunu daha farklı yapabilirdik’ diye özeleştiri de bulunduğunuz oldu mu hiç?

Oklar hep BDP’ye yönelmiş durumda. BDP’nin yapacağı şeyler belli! Eylem yapıyoruz, tutuklanıyoruz, gaz yiyoruz, barış için her gün sokaklardayız. BDP yapacağını yapıyor! Ama barışı sağlaması gereken esas yer devletin kendisi. Devleti temsilen AKP iktidarı. Ama AKP çok kurnaz ve politik! Yeniden savaşın gerekçesini yarattı. Öte yandan AKP’nin çok iyi becerdiği bir şey de var.

– Nedir o?

Biz solcular genelde ‘söylem devrimciliği’ gibi kavram kullanırız. Bunu en iyi AKP yapıyor. Demokrasiyi bu kadar iyi kullanışının altında söylemleri yatıyor. Dolayısıyla da geniş bir çevreyi ikna ediyor! Aldığı yüzde 50 oy söylem demokrasiciliğinin göstergesi. Ama ben bunun da çok uzun süreceğini düşünmüyorum çünkü insanlar artık bu ülkede sorunlar çözülsün istiyor ve itirazlarını gün geçtikçe güçlendiriyor.

– Türkiye’de ‘sistemin dışında çıkanı cezalandıran bir sistem var’ diyorsunuz.

Ben devletin kendisini barış konusunda ikna etmesi gerektiğini düşünüyorum. Mesela Taksim’de yaptığımız eylemde herkesin kimliklerine bakıldı. Diyarbakır, Tunceli, Malatya Mardin yazıyorsa ‘sen giremezsin’ dediler. Niye? Çünkü sen potansiyel terörist olarak görüldün. Türkiye’de maalesef kriminalize eden bir anlayış hakim.

– Kürt sorununda çözüm umudunuz var mı?

İnanmak istiyorum! Halklarımızın bizden umut ettiği şey gerçekten de barış. 2011’de barış için gerçek adım atılması konusunda beklentim var. BDP olarak bunun mücadelesini de vereceğiz. Çünkü umudun bittiği yerde insanlığımızı da yitiririz! Kimse kitlesel intihara sürüklenmek istemez.

– Ama bugün ‘PKK’lılar artık Kürtleri de öldürüyor’ deniliyor.

Kimse kimseyi öldürmesin! Başbakan’ın öyle ‘ciğerim yanıyor’ falan demesiyle çözüme ulaşılmaz. Eğer gerçekten ciğeri yansaydı barış için bir adım atardı. ‘Kürt sorunu benim için bitmiştir’ dedi. Başbakan ‘Kürt sorunu bu ülkenin temel sorunudur. Meclis’te bir komisyon kuralım’ diyebilir. Ya da eşbaşkanlarımızın talebini değerlendirip İmralı’ya akil adamlar komisyonu gönderilebilir. BDP’ye söz bırakmadan ‘biz artık savaş istemiyoruz, barış konusunda her türlü adımı atacağız’ diye bir çağrı yapabilir. Böyle bir niyet olursa silahlar susar! Bu mesele tek taraflı yürümez, çift taraflı bir irade gerekir. Samimiyet gerekli.

TÜRKiYE’DE ÜÇÜ DE YOK

– PKK-MİT görüşmeleri esasında samimi bir müzakere ortamı olduğunu bize göstermedi mi? O görüşmelerde anlaşılan o ki belli bir noktaya gelinmiş. Ama Başbakan’dan şunu cevabını istiyoruz: ‘Niye tıkandı bu görüşmeler?’ Niye protokollerin gereği yapılmadı? Görüşmelerin geldiği noktadan çok neden tıkandığına cevap bulmamız gerekir.

– Zamanında Öcalan’a ‘Sayın’ dediğiniz için çok eleştirilmiş, hatta cezalandırılmıştınız.

MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın da aynı şekilde hitap ettiği ortaya çıktı.
Bir insana ‘sayın’ dediği için ceza veren bir ülkedeyiz. Türkiye’de ne yazık ki mahkemeler asker-polis-kolluk kuvvetlerinin baskı aracına dönüştü. Japon bir yazar diyor ki ‘Bir ülkede asker çoksa o ülkede barış yok, bir ülkede polis çoksa o ülkede güvenlik yok, bir ülkede avukat çoksa o ülkede adalet yok.’ Türkiye’de üçü de yok!

Bölgede yakınını kaybetmeyen yok

– Batman’da ölen acılı aileyi ziyaret ettiniz

Keşke fırsatınız olsa siz de gitseniz! O ailelerle görüşseniz! Her bir ölüm her bir acı aslında kendimizden de bir parça götürüyor. Hele bizim bölgede yakınını kaybetmeyen yok! Acıların ne demek olduğunu herhalde en iyi bu coğrafya anlatır. Dicle’nin akışı o yüzden bir mahzun, Fırat’ın akışı o yüzden bu kadar öfkelidir! Batman’a gittiğimizde insanlar hala ‘barış için lütfen çalışın, biz artık barış istiyoruz’ diye söylüyor. Diğer yandan Batman’daki olayın aslında emniyet güçleri tarafından gerçekleştirildiğini oradakiler biliyor.

Siyasi tercihimi baskılar belirledi

– Kürt ve Alevi kimliğiniz dışlanmanıza neden oldu mu ?

Birkaç kimliğim var aslında. Kürt olmak, kadın olmak, Alevi olmak, feminist olmak, sosyalist olmak. Mesela Alevi olmaktan kaynaklanan psikolojik baskıyı ilköğretimden itibaren yaşadım. ‘Alevi misin? Sünni misin?’ diye hep soruldu. Kürt olmaktan kaynaklı sorunlar ise peşimi hiç bırakmadı. Dilimiz, kimliğimiz, kültürümüz yasaktı ve asimile politikasını çok yoğun yaşadık. Aşağılanıp, hakarete uğradık. Biz farklıyız ama farklılıklarımızla bir arada durabiliriz. Bütün bunlar doğal olarak siyaset yapma tercihimi de belirlemiş oldu.

Mardin’de aslı Arapça olan bir atasözü var: “Söylesem kınanırım, ayıplanırım; söylemesem patlarım!”

Keşke bu mektubuma ‘Nasılsın, iyi misin? İyi olmanı Cenabı-ı Allah’tan niyaz eder; her iki gözlerinden hasretle öperim’ diyerek başlayabilseydim. Keşke eski ve ciddi bir tanışıklığımız olsaydı da hakkımda bildiğin veya bir şekilde elde ettiğin doğru düzgün bilgiler çerçevesinde seviyeli eleştirilerine aynı şekilde yine seviyeli bir üslupla cevap verebilseydim. Keşke bir çuval dolusu (bavul diyenler de var) Ergenekon belgesini elde ettiğin gibi, hakkımda ‘düm-düz’ gitmeden önce en azından google da ‘Altan Tan’ yazıp bir kez tuşa bassaydın. 53 yıllık ömrümde büyük bir çoğunluğu beni çocukluğumdan ve ilk gençlik yıllarımdan beri tanıyan Ali Bulaç, Hüseyin Gülerce, Ömer Vehbi Hatipoğlu, Ahmet Taşgetiren, Cevat Özkaya, Melih Gökçek, İhsan Süreyya Sırma, Mehmet Altan, Osman Tunç, Mehmet Emin Dindar, Galip Ensarioğlu,Haşim Haşimi, Harun Tokak, Osman Bostan, Musa Serdar Çelebi… gibi şahıslara sorsaydın. Keşke 1994 yılında Aktüel Dergisi’nde benimle yaptığı bir röportajdan dolayı benim 10 ay onun da benim yüzümden 6 ay İstanbul DGM’de ceza aldığı ve her ikimizin de cezalarımızın onandığı ve bu yüzden 4,5 ay cezaevinde yatan gazetedeki arkadaşın Alper Görmüş’e sorsaydın.

Abant Platformu’nun yönetim kurulunda yan yana çalıştığımız ve defalarca tartıştığımız Mümtazer Türköne’ye bile sorsaydın razıydım.

‘Yahu bu kadar zahmete niye gireyim, uğraşamam’ diyorsan bari sana Ergenekon belgelerini ulaştıranlardan MİT’teki dosyamı rica etseydin.

Her şeye rağmen bana ‘Timsahlı’ dokundurmana karşılık ben de sana ‘çakallı’ bir gönderme de bulunmak istemiyorum, hoş değil. Hayatım boyunca mücadele ettiğim ‘şark kurnazlığı’ yaftasını ağzına almanı da ‘es’ geçiyorum.

Niye bu kadar ‘alınganlık gösterdiğimi’ soracak olursan söyleyeyim. Hoş sormasan da söyleyeceğim ya lafın gelişi…

Yazına şöyle başlıyorsun: ‘Altan Tan, uzun bir dönemdir siyasete girmek, Ankara’ya adım atmak için çalmadık kapı bırakmayanlardan. Önce Erbakan’ın Refah Partisi’yle flört yaptı. Ardından Susurluk’un, derin devletin karanlık yüzü Mehmet Ağar’ın partisinden aday olabilmek için bazı isimleri araya soktu. Olmayınca AK Parti’ye yanaştı. Uzun bir süre bu partide belediye başkanlığı ve milletvekilliği bekledi.

Olmayınca da ‘Ferman padişahınsa, dağlar bizimdir’ çıkışıyla BDP’de siyasete hızlı bir giriş yaptı.’

Bu kadar karalamanın neresini düzelteyim bilmiyorum. Özetle diyorsun ki ‘Yahu bakmayın bu Altan Tan’ın böyle ‘ağır abi’ takılmasına, anasından doğalı beri bu adamın tek derdi milletvekili olmaktı, her kapıyı çaldı, maalesef milletvekili olamadı. BDP’ de bu ‘fırsat’ı bulunca da cumburlop atladı.’

Tam bir itibarsızlaştırma ve ‘faça bozma’ operasyonu. Maalesef bu sefer baltayı taşa vurdun.

Beni azıcık tanıyor olsaydın ‘alçaklık yapma, Allah’tan kork’ derdim. Hayatı boyunca onlarca mükellef ‘Hızır Paşa sofrasına’ bir an bile düşünmeden tekme vurmuş birini biraz olsun araştırmalıydın.

Beni tanımadığın gibi, ben de seni tanımıyorum. Onun için mektubuma devam ediyorum.

Refah Partisi ile öyle ‘flört, mlört’ değil adam akıllı ‘nikah’ kıydık. Aklımızın biraz ‘kıt’ olduğu o günlerden belliydi. Anlı şanlı tarikat şeyhlerinden, papatyalara; deveyi hamudu ile yutan nev-zuhur işadamlarından, neo milliyetçi ülkücülere kadar ne kadar ‘ehli vatan ve iman’ varsa hepsi Anavatan Partisi’nde toplanırken 1987’deki oyu %7.15 olan Refah Partisinde Güney Doğu Öğretmen müfettişi ve MKYK yedek üyesi oldum, dağ bayır dolaşmaya başladım. 1991 seçimlerinde Diyarbakır’da teşkilat yoklamasında RP’nin bütün il ve ilçe örgütlerinin tamamının ittifakı ile liste sıralamasında birinci oldum.

Son gece son dakikada Erbakan’ın daha önceki bütün yalanlamaları, yemin ve sözlerine rağmen Erbakan- Türkeş seçim ittifakı imzalanınca arkadaşlarımla birlikte tereddütsüz, daha listeler açıklanmadan istifa ettim.

Bir daha Refah Partisi’nin de, Fazilet ve Saadet partilerinin de kapılarını çalmadım. Sistemi değiştirme iddiasındaki başta Turgut Özal’ın İkinci Değişim Programı olmak üzere Menderes ve Boyner hareketlerine destek verdim. Türkiye İslami fikir hayatının yüz akı olan rahmetli İzeddin Yıldırım Hoca ve arkadaşlarının katkılarıyla çıkarılan Yeni Zemin Dergisi’nin yazı kadrosunda yer aldım.

2000-2002 yılları arasında şimdiki BDP’nin ‘dedesi’ sayılan HADEP’te parti meclisi üyeliğinde bulundum,1992’den itibaren bu çizgideki Özgür Gündem, Demokrasi, Yeni Politika… gazetelerinde bu gazeteleri dağıtan ve okuyanların bile sokak ortasında infaz edildiği bir dönemde düzenli köşe yazıları yazdım.

Doğru Yol hikâyesine gelince…

1995 seçimlerinde o tarihte amcası Salim Bey DYP’de bakan olan Diyarbakır DYP İl Başkanı arkadaşım Galip Ensarioğlu listelerin belirlendiği son gece saat 01’e kadar Diyarbakır’dan kesin olarak seçilecek olan 2. Sıra adaylık teklifinde bulundu, kabul etmedim. (DYP o seçimde Diyarbakır’dan 3 milletvekili çıkardı.)

Verdiğim cevabı ve arkadaşımın beni ikna etmek için kesinlikle iyi niyetli ve dostça söylediklerini arkadaşıma olan saygımdan dolayı mahfuz tutuyorum. (Her ikimiz açısından da utanılacak bir durum yok!)

‘Susurluk’un, derin devletin karanlık yüzü Mehmet Ağar’ın partisi’ meselesine gelince… Ne sen sor ne ben söyleyeyim. Bu kadar ‘acar’ gazeteci olmana çuvallar, bavullar dolusu belgeler elde edebilmene rağmen bu konuda nasıl bu kadar ‘Fransız’ kalmışsın hayret!

Ne oldu da senin yerden yere vurduğun Mehmet Ağar 2007 seçimleri öncesinde Kürt meselesinde en ileri sözleri söylemeye başladı. PKK için söylediği ‘Dağda silahla gezeceklerine, ovada siyaset yapsınlar’ beyanatı nasıl Türkiye siyasetinin ‘Ata sözleri’ arasına girdi?

Kızma ama bu konuda bir hayli ‘kek’ kalmışsın.

Anlatayım mı, anlatmayayım mı bilmem! Mardin’de bu gibi durumlar için söylenen Arapça bir atasözü var : ‘Li kul yınhıtık, li moykul yınfıtıs (Söylesem kınanırım, ayıplanırım; söylemesem patlarım!)

Ben niye patlayayım ki, Başbakan muhiplerinin dediği gibi ‘kıskananlar patlasın’!

Türkiye’nin en büyük ve en güçlü cemaati 2007 seçimlerine kadar 4 yıl boyunca Mehmet Ağar’a ciddi bir yatırım yaptı. 4 yıl boyunca bu ilişkileri ve görüşmeleri sürdürenlerin tamamı hayatta. Sebebine gelince; Türkiye’nin değişim ve dönüşümü için ‘Derinleri, Derinlerle ikna veya tasfiye etme, istenen seviyede dizginlenemeyen (kontrol edilemeyen de diyebilirsiniz) Başbakan’ı dengeleyecek bir koalisyon ortağı oluşturma amacı gibi ayrıntı ve yorumlara girmek istemiyorum, bu kadar ipucundan sonra gerisini meraktan bile olsa öğrenirsin nasıl olsa.

Mehmet Ağar’la 2006’nın Ramazan ayında Diyarbakır Dedeman Oteli’nde Galip Ensarioğlu’nun organize ettiği 13- 14 kişilik ‘çok özel’ bir toplantıda tanıştım. ‘Çok özel’ diyorum çünkü kendi parti toplantıları için Diyarbakır’a gelen ve yaz sıcağında, üstelik de Ramazan ayında oldukça yoğun ve yorgun bir gün geçiren Mehmet Ağar’ın bu toplantısına 4 dönem Diyarbakır milletvekilliği ve ayrıca bakanlık yapmış olan Salih Sümer bile dahil edilmedi. Kardeşim Alaaddin ve Mehmet Öcal’da sahura kadar otel lobisinde beklediler. O gece başörtüsünden, Kürt meselesine; kontrgerilladan, faili meçhul cinayetlere kadar akla gelen hemen her şey sansürsüz olarak konuşuldu.

Mehmet Ağar, sahura kadar devam eden gecenin sabahında o meşhur ‘Dağda silahla gezeceklerine, ovada siyaset yapsınlar’ sözünü Diyarbakır’dan Mardin’e giderken söyledi.

O gece, o toplantıda bulunanlardan Sezgin Tanrıkulu halen CHP genel başkan yardımcısı ve İstanbul milletvekili, Galip Ensarioğlu AKP Diyarbakır milletvekili, Kutbettin Arzu geçen dönem Diyarbakır milletvekili ve halen Tarım Bakan Yardımcısı, ben de BDP milletvekiliyim.

‘Yahu ne gece ve ne toplantıymış. O geceye katılanların kısmetleri açılmış, keşke ben de orada olsaydım’ diyebilirsin. Bir şey olmaz üzülme; Allah’ın geceleri bitmez!

Ne oldu bu filmin sonu diye merak edenlere söyleyeyim: Mehmet Ağar Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde meclise girmeyip, ‘Derinlerle’ hareket edince 4 yıl boyunca emek verilen 4 lastik de birden patladı.

Cemaatin bu işlerle ilgilenen yetkilileri olan bitenler akıllarına geldikçe hâlâ ‘Vah bizim 4 yıllık emeğimize’ diyerek iki ellerini birden iki dizlerine vuruyorlar.

Bu anlattıklarımda hilafım varsa senden beter olayım! Türkiye siyasetinin her ne hikmetse (belki de tanrılar istemediği için) karanlıkta kalan bu kısmı ile ilgili bir kitap yazsan en az milyon dolar kazanırsın, bu iyiliğimi de unutma.

RP ve DYP işlerini anlattıktan sonra AKP işi çerez sayılır. Erbakan Hoca’nın tabiri ile ‘bak aziz kardeşim’ bu işi de Abdülkadir Aksu ile iki dönem Diyarbakır AKP milletvekilliği yapan İhsan Arslan Bey’e sor. AKP kurulduğu günden bu güne kadar beni AKP Genel Merkezi’nde veya civarında (aracılı, aracısız) gören varsa söylesin.

Hakkımda atıp tuttuklarından daha fazla bilgileri de sana vereyim: Son bir iki yılda bir çok önemli görüşme yaptım. İlk önce Fethullah Gülen Hoca ile İTİKAFTA olduğu odasında bir Kadir Gecesi ABD’de aralarında Hüseyin Gülerce, Fehmi Koru, Ali Bulaç, İlber Ortaylı, Tayyar Altıkulaç, Dücane Cindioğlu, Ümit Meriç, Cengiz Çandar gibi şahsiyetlerin olduğu bir grup arkadaşla iftar yemeği yedik, sahuru birlikte yaptık, sabah namazını birlikte kıldık.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile iki (Abant Yönetim Kurulu ve Ekopolitik ile), Başbakan Tayyip Erdoğan ile bir defa (Yazarlar toplantısında), Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani ile Süleymaniye’de (Ahmet Türk, Aysel Tuğluk, Sırrı Sakık ve Bengi Yıldız’la birlikte) görüştüm. ABD’nin Irak’a giden Ankara Büyükelçisi ile birinde eşiyle birlikte yemekli olmak üzere iki defa görüştüm. Murat Karayılan ile Hasan Cemal ve Cengiz Çandar döndükten sonra Kandil’de 3 saat görüştüm. Bu görüşmelerimin hiçbirini kamuoyundan gizli olarak yapmadım, gazete, dergi ve televizyonlarda anlattım, yazdım. Bu konularla ilgili tarafların ve devletin bütün bilgi, belge, kayıt ve ortam dinlemelerine baş vurabilirsin.

Bu kadar özel hayat ifadesinden sonra gelelim sözde siyasi karalamalarına. ‘Ötekilerin ölümleri karşısında susan Tan’’…halı sahada öldürülen polis ve sivil eşine ne demeli…

Öldürülen polis de aslında sivil değil miydi? Peki öldürülen eş…’

Cevabım, kısa ve net! Bunların tamamı bana göre ‘sivil’dir. Bırakalım sivil, asker ayırımını dağda öldürülen 20 yaşındaki asker fakir ve mazlum Anadolu çocukları da, tıpkı Kürt gençleri gibi masumdur. Hakkâri’de öldürülen imam için de; tehdit aldıkları iddia edilen Şıvan Perwer, Orhan Miroğlu… için de defalarca yazılar yazdım. Bu savaş kirli bir savaştır ve gün geçtikçe daha da kirlenmektedir.

Baransu kardeşim; yine dersini çalışmadan yazmışsın. ‘Bizimkiler’ kim, ‘Ötekiler’ kim? Bunu bana mı soruyorsun? Mazlumun dini, dili, mezhebi sorulmaz, hepsi ‘bizimki.’ Benim annem Türk, babaannem Arap, damadım Kastamonulu. Birinci derecede akrabalarımın içinde otuzun üzerinde Kürt olmayan Arap, Türk, Laz, Arnavut, Boşnak… damat ve gelin var. Rahmetli Salih dayım Baş komiserlikten emekli, babamın iki dayısından biri yine baş komiser, öbürü ise 1970’lerin başında Bursa Askerlik Şubesi’nden emekli Yarbay Kemal Erdoğan. Askerlik dönemim hariç hayatımın hiçbir döneminde elime silah almadım.

Mektubumun başlarında Alper Görmüş’le birlikte 1994 yılında hapis cezası aldığımızı yazmıştım.Niye bu cezayı aldım biliyor musun? ‘PKK ile yürütülen bu savaşta bu güne kadar tek bir vali, milletvekili, general veya bakan öldürülmedi, gariban askerlerle, gariban Kürt çocukları hayatlarını kaybediyor’ dediğim için.

‘Savaşa karşı olmak’, ‘Barış ve hümanizm’ tartışmaları uzun ve felsefi tartışmalardır. İsteyenle istediği zeminde istediği kadar tartışmaya hazırım. Eline bizzat kılıç alarak savaşlar yapmış dünya tarihinin gelmiş geçmiş ve gelecek en merhametli şahsiyeti olan bir Peygamberin ümmeti olmaktan onur duyan, Hz. Ömer ve Hz. Ali’lerin; ‘Şarkın en sevgili sultanı’ Selahaddin’i Eyyubi’lerin yolunun takipçisi olmaya çalışan biri olarak ve tekrar ediyorum, hayatında askerlik süresi haricinde silah taşımayan biri olarak ‘Güç kullanılmasına’ karşı olmadım. Asıl olanın; gücü kime karşı, nerede, ne kadar, kim tarafından ve hangi hukuka göre kullanılmasının sorgulanması gerektiğine inandım.

Bu savaşın en büyük sorumluları, Kürtlere savaştan başka bir yol bırakmayanlardır. Bugün ‘Artık silaha gerek yok, demokratik yollar açık’ diyenler buldukları hemen her fırsatta yola arap sabunu, makine yağı,erimiş katran… dökmekte, Tırları devirecek tuzaklar koymaktadırlar.

Buna rağmen bugün yapılması gerekenin ‘Devrimci halk savaşı’değil; ‘Demokratik Halk Direnişini örgütlemek’ olduğunu yazdım. Ne hikmet ise sevgili hemşehrim Orhan Miroğlu’da bana başka türlü bir sitemde bulundu.

‘Vicdan’ ve ‘Onur’ meselelerine gelince…

Vicdan ve Onuru her yıl düzenlenen Türkçe olimpiyatlarında Kenya’daki siyahi çocuklar ‘bülbül’ gibi Türkçe konuşurken hüngür hüngür ağlayan; Diyarbekir’deki Kürt çocukları kendi anadilleri ile eğitim isterken ‘Kürtçe ana dille eğitim ülkeyi böler’ diyenlere sor.

Hâlâ söyleyecek sözüm var diyorsan elindeki bütün bilgi, belge, kayıt, ortam dinlemesi, istihbarat raporu… ne varsa alda gel. Ahmet Hakan’a rica edelim bir program lütfetsin.

Ha! Unutmadan ilave edeyim, seni bu yola sürenleri de beraberinde getir, ben tek geleceğim.

Her şeye rağmen gözlerinden öperim

Değerli Halklarımız

Yıllardır bin bir emek ve bedelle sürdürdüğünüz özgürlük ve demokrasi mücadelesinde 12 Haziran seçimleri ile birlikte tarihi bir zafere imza attınız.

AKP’nin arkasına sığındığı %10’luk seçim barajına, tutuklamalara, sokak işkencelerine, mali imkânsızlıklara, YSK’nın veto rezaletine rağmen gece gündüz demeden seçim kampanyası yürütüp 36 milletvekilliğini elde ettiniz. Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğunu, kısa sürede Türkiye toplumunun umudu haline getirdiniz. AKP’nin giderek artan baskılarına, tek parti ve tek adam olma heveslerine karşı direnebilecek yegâne örgütlü güç olan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Blokuna güven duyarak, destek vererek, oy vererek tarihi sorumluluk ve görevinizi layıkıyla yerine getirdiniz.

Gerektiğinde canını bile ortaya koyarak bu süreci zafere taşıyan herkese Halil İbrahim Oruç arkadaşımız şahsında bir kez daha teşekkür ediyoruz.

Saygıdeğer Halklarımız

12 Haziran seçimlerinden hemen sonra Türkiye’de yeni bir anayasa ve barış umutları o kadar güçlenmişken, çözüm bir adım ötedeyken kirli eller bir kez daha devreye girdi ve Hatip Dicle arkadaşımızın vekilliğini hukuksuz bir şekilde düşürdüler. Tutuklu olan vekil arkadaşlarımızın tahliyelerini engellediler.  Aynı dönem içerisinde İmralı’da Sayın Öcalan tarafından hazırlanan protokolü reddettiler, müzakerelere bir anda son vererek, hazırlığının çok önceden yapıldığı anlaşılan yeni bir tasfiye, ezme hamlesini başlattılar. Bütün bu süreçlerin en öndeki aktörü ve sorumlusu şüphesiz ki AKP Hükümetiydi.

Seçimler sonrası oluşan olumlu hava bir anda yerini tam tersi bir atmosfere, kaygıların arttığı bir ortama bıraktı. İşte tam da o günlerde, adım adım geliştirilmekte olan savaş konseptinin önüne geçmek, savaş baronlarına geri adım attırmak ve savaş politikalarını teşhir etmek için yemin etmeme ve meclis çalışmalarına katılmama kararı aldık. Çünkü demokratik siyasete açıkça bir darbe yapılmış, bundan sonra her türlü çılgınlığın yapılacağı mesajı verilmişti. Bizler sorumluluğumuzun ve siyasi ahlakımızın gereği olarak öylesi bir ortamda hiçbir şey olmamış gibi davranamazdık. Elbette ki bir tavır sergilememiz ve mücadelede geri adım atmadan ilerlememiz gerekiyordu. Bu nedenle; o günün koşullarında almış olduğumuz boykot kararı son derece haklı, onurlu ve meşru bir karardı. Nitekim bu kararımız halkımız ve bizi destekleyen blok çevrelerince büyük oranda olumlu karşılanmıştır.

Siyasete yapılan bu müdahalenin olası bütün olumsuz sonuçlarını ortadan kaldırmak veya en aza indirmek için o dönemde AKP’ye açık çağrılar yaptık. Eğer kendileri de bu gidişatın tehlikelerinden artık kaygı duyuyorlarsa birlikte hareket etme ve bir protokol çerçevesinde uzlaşarak tehlikeleri ortadan kaldırmayı istedik. TBMM başkanının çağrısı üzerine de AKP yetkilileri ile iki defa bir araya geldik. O görüşmelerde kaygılarımızı açıkça AKP heyetine aktardık. Bizim boykot kararımızla birlikte asıl derdimizin olası bir savaşı önlemek olduğunu, eğer AKP’nin kendisi de adım adım ördüğü bu savaş sürecini durdurmak istiyorsa demokratik siyasetin önünü açacak bir duruş sergilemesini istedik ve bu konuda ısrarcı olduk. O dönemde savaşın önüne geçebilirdik, bunu AKP heyetine açıkça söyledik, ama Başbakan’ın kendisi diyalog kurmayı denemek yerine, yemin etmezlerse görüşmem diyerek şantaj yapmayı tercih etti. Kamuoyunun da izlediği şekilde sadece dışlayıcı, teslim almaya, itibarsızlaştırmaya dönük tutumlarla karşılaştık.

Bütün iyi niyetli girişimlerimize ve çağrılarımıza rağmen bırakın durumun iyileşmesi için adım atmayı, her geçen gün durumu biraz daha ağırlaştıran bir saldırı kampanyası ile karşı karşıya kaldık. Özellikle yandaş medyanın da gücü kullanılarak çok yoğun bir psikolojik harekâta tabi tutulduk. Her gün onlarca arkadaşımız, seçilmişler, gençler, kadınlar KCK operasyonları adı altında siyasi soykırıma tutulmaya devam edildi.

Yeni bir grup olmamız, BDP’nin istifalar nedeniyle boşalmış olması nedeniyle yaşadığımız örgütsel zafiyet de, fiziki saldırıları engellememizi zorlaştırdı. Bu nedenle haklı ve meşru boykot tavrımıza karşı yürütülen saldırıları geriletme konusunda bazı yetersizlikler yaşadık. Halkımızın moralini bozacak psikolojik saldırıları yeterince durduramadık. Ancak bu eksiklik ve yetmezliklere rağmen demokratik siyaset üzerindeki faşizan baskıları teşhir etmeyi ve çözülmesi gereken bir sorun alanı olarak hükümetin önüne koymayı sağladık. Siyasetin sadece parlamenterizme hapsedilemeyeceğini sokakta halkımızla yana yana olarak göstermeye çalıştık. Meclis tatile girmiş olmasına rağmen bizler siyaseti tatile sokmadık. Her hafta grup toplantılarımızı yaparak yoğun bir eylem pratiği içinde de olduk. Bu süre zarfında mecliste değildik ama siyasetin tam da merkezindeydik.

AKP’den hiçbir adım atılmayacağından emin olunca da kendi kararlarımızı, artık AKP’nin tutumuna bağlı kalmaksızın, gelişmelere göre kendimiz alacağız diyerek bu güne kadar da boykot tavrımızı sürdürdük. Boykotun başladığı ilk günlerde eğer AKP’ye pratik bazı adımlar attırabilmiş olsaydık, o günden bu güne kadar yaşanan birçok ölümü de engellemiş olacaktık. Bu nedenle; bizlerin AKP ile uzlaşma ve protokol arayışı teknik bir yemin meselesi değil gerçek bir barış arayışıydı. Biz hiçbir zaman Meclise dönmek için AKP’den izin ya da icazet istemedik. Meclisi özel mülkiyeti zannedenlere karşı da asla tavizkar davranmadık. Meclis halkındır dedik ve bizler meclise gitmek için halkımızdan zaten yetki ve icazet aldığımızı her fırsatta belirttik.

Yine bu gün yaşanan savaş ortamından şikâyet edenler, boykot kararı nedeniyle BDP’ye saldırmak yerine AKP’ye baskı yaparak pratik adım atmasını sağlasaydılar, çok daha doğru bir iş yapmış ve savaşı engellemiş olurlardı. Herkes şunu iyi anlamalı ki savaşın yeniden başlamasının nedeni BDP’nin boykotu değildir. Tam tersine savaş yeniden başlamasın, hükümet bir an önce pratik adımlar atsın diye BDP boykot kararı almıştır. Ancak ne yazık ki AKP Hükümeti en küçük barış arayışına bile ciddiyetsizce, saygısızca yaklaşarak bütün girişimlerimizi heba etmiştir.

Değerli halklarımız

Bütün yetmezliklerimize rağmen boykot tavrımızın arkasında durarak bizleri destekleyen herkese bir kez daha teşekkür ediyoruz. O günün siyasi koşullarında aldığımız haklı boykot kararımız bir direnişti, bir tavırdı. Bu gün ise gelinen aşamada yeniden bir tavır ve duruş belirleme ihtiyacı hissediyoruz. Başta DTK ve Çatı Kongresinin önerileri olmak üzere bu güne kadar meclise dönmemiz konusunda yapılan bütün tartışmalara değer veriyor ve birer destek olarak görüyoruz. Hakeza meclise dönmememiz hususunda yapılan çağrılardaki kaygıları da anlıyor ve değer biçiyoruz.

Bu aşamadan sonra savaşa karşı barışı daha güçlü savunabilmek için, saldırılara karşı direnişte olan halkımıza meclisten de destek olabilmek için, bize güvenen Kürtlere, Türklere, Süryanilere, Araplara, Çerkezlere, Ermenilere, kadınlara, Alevilere, Sünnilere, başörtüsü mağdurlarına, sosyalistlere, demokratlara, engellilere, öğrencilere, emekçilere, farklı cinsel eğilimi olanlara,  işsizlere yani ezilen bütün toplumsal kesimlere verdiğimiz sözün gereğini daha iyi bir şekilde yerine getirebilmek için, siyasi operasyonlara karşı direniş cephesini güçlendirmek için, Hatip Dicle ve tutuklu bütün siyasetçilerin özgürlüğünü sağlama mücadelesine katkı sunmak için, halkın iradesiyle alay edenlerin ikiyüzlü yaklaşımlarını teşhir etmek için, AKP’ye rağmen ve AKP’yi geriletmek için;

doğruluğuna inandığımız siyasi bir direniş hamlesi olarak 1 Ekim’den itibaren meclis çalışmalarına katılma kararı almış bulunmaktayız.        

Bu kararımızın ilgili bütün çevrelerce iyi bir fırsata dönüştürülmesini arzuluyoruz. Demokratik siyasetin önünü açarak, müzakereleri bütün muhataplarıyla yeniden ve daha sağlıklı bir çerçevede başlatarak barışı sağlamak için herkesi daha akılcı davranmaya, boykot kararımıza rağmen kaçırılan barış fırsatının, dönüş kararımızla birlikte telafi edilmesini diliyoruz.

Emek, Demokrasi ve Özgürlük bloğu olarak önümüzdeki dönemin zorlu bütün süreçlerini karşılamaya hazır olduğumuzu, geçmiş dönemin yetmezlikleri nedeniyle halkımıza karşı özeleştirimizi pratiğimizle vereceğimizi belirtiyor, bu kararın hayırlı olmasını diliyoruz.

 

EMEK DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜK BLOĞU TBMM GRUBU

BATMAN’DA BELEDİYE BAŞKANI OLMAK

Abdullah Akın, 1999’da HADEP’ten Batman Belediye Başkanı olarak seçildi. 2004 yılında 1 Eylül Dünya Barış Günü etkinlikleri kapsamında düzenlenen “Barış” konulu panelde yaptığı konuşmadan dolayı 2 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırıldı. Bu ceza, daha sonra Yargıtay tarafından da onaylandı. Ben bu yazıyı yazdığım gün Abdullah Akın cezasının infazı için Diyarbakır D Tipi cezaevine konuldu.

Bu kentin kaderini anlamak için biraz da kentleşme serüvenini iyi bilmek ve iyi anlamak durumundayız. Kentler de insanlar gibidir. Dokusu, havası, atmosferi ve hissettirdikleriyle. Ortalama bir insanın ömrü kadardır yaşadığımız bu şehrin geçmişi. Bu anlamda her insan gibi kentlerin de ‘şansa’ ihtiyacı vardır. Batman için bu şans faktöründen olumlu anlamda bahsetmek maalesef pek mümkün değil. Bu kent için kendini külünden yarattı dersek abartılı bir yaklaşım olmayacaktır.

 

Edip Solmaz’dan beri

Türkiye’nin ve Batman’ın, Cumhuriyet tarihinin en kanlı ve en zorba darbesine doğru yol aldığı 1979 yılında yapılan yerel yönetim seçimlerinde, ilk defa bu kent, kendinden olan devrimci yoksul, halk geleneğinden gelen birini Edip Solmaz’ı Belediye Başkanı olarak seçti. Fakat Edip Solmaz daha bir ay bile belediye başkanlığı yapamadan (29. gününde) devletin eliyle evinden işe gitmek için çıktığı esnada arkasından vurularak sokak ortasında katledildi. Bu olay Batman tarihi için bir dönüm noktasıdır. Bir halkın kendi kendini yönetme şansının elinden alınmasının en bariz örneklerinden biriydi. Daha sonra yaşanan 12 Eylül darbesi her yerde olduğu gibi Batman’ın da ‘dokusunu’ ve ‘sosyo-kültürel gerçekliğini’ tersyüz edecektir. Petrolüyle birçok işçiyi ağırlamış ilerici bir işçi kenti haline gelmiş olan Batman, 12 Eylül darbesinden sonra tutucu ve kabuğuna çekilen bir kent olma yoluna cebren sokuldu. (İstasyon meydanında kızlı erkekli tavla oynanan bir kent olan Batman, daha sonra kadınların sokağa çıkamayacağı bir yer haline dönüştü. Hizbullah olayları, kadın intiharları vb.)

 

Nüfus ikiye katlandı

Darbeden sonra ‘işini bilen memur’ dönemi ile en fazla yerel yönetimlerde olmak üzere çapul-talan dönemi başladı. Eğer bugün çarpık kentleşmenin ya da bir türlü ‘kentleşememenin’ nedenlerini sorguluyorsak, darbe ve darbe kurumlarının zihniyetinden başlamak gerekir. Devamında yoğunluklu olarak Kürt coğrafyasında yaşanan savaş hali, yine en çok yaşadığımız kent Batman’ı vurdu. 10 yıl gibi bir zaman kesitinde nüfusu, köy yakma ve boşaltmalardan dolayı ikiye katlandı.

Batman’da üç yılda işlenen ‘faili meçhul’ cinayetler, IRA ile İngiltere arasında 30 yıl süren çatışmaların sonucunda yaşanan can kaybı kadar oldu. 90’lı yılların sonlarına doğru ilk defa Kürtler örgütlü ve kendi özgücü ile belediye seçimlerinde Abdullah Akın’ı belediye başkanı seçti. Daha sonra görevi devralan Hüseyin Kalkan, yedi yıl bu kente belediye başkanlığı yaptı. 2009 yılındaki seçimde 72 bin civarında oy alarak Nejdet Atalay dönemin belediye başkanı seçildi. Ne yazık ki şu anda bahsi geçen belediye başkanlarımız cezaevinde. İşte bu yüzden Batmanlılara ve Kürtlere büyük bir haksızlık yapıldığını düşünüyorum.

 

Kenti anlamamak

Batman’dan iktidar mensubu kimi siyasetçilerin yukarda anlattığım ‘yaşanılanlardan’ haberdar olmadan ve yaşanan acıları hissetmeden, Batman’ı kalkınmışlık ve gelişmişlik düzeyi bakımdan diğer şehirlerle karşılaştırmaları, eğer art niyet değilse bile, en hafif deyimle cahilliktir. Bu kenti bilmemek, anlayamamak ve okuyamamaktır.

Sürekli BDP’yi neden siyasi rolünüzü oynamıyorsunuz diye eleştirip suçlayanlar, buyursunlar bunun cevabını versinler. Bir başkanımız katledildi, bugün itibarıyla üç başkanımız da Diyarbakır D Tipi Cezaevi’nde yatıyor. Demokratik siyaseti tercih edenleri, cezaevine atıp kalanları da cezayla, tutuklamayla sürekli tehdit etmek ve sonra da siyasi rolünüzü neden oynamıyorsunuz demek, en hafif tabirle aymazlıktır! Ayrıca halkın seçme ve seçilme iradesine büyük bir saygısızlıktır. Düşünün bakalım, Türkiye’de şu an itibarıyla kaç belediye başkanı yaptığı yolsuzluklardan dolayı cezaevinde? Eğer bizler de kimi belediye başkanları gibi yolsuzluk, rüşvet vb. yüz kızartıcı suçlar işleseydik, eminim cezaevlerine konulmayacaktık. Merak edenlere, Abdullah Akın ‘en kötü barış, en kutsal savaştan daha iyidir’ dediği için cezaevine girdi. Cezaevlerine konulmamızın ve sokak ortasında katledilmemizin nedeni halkçı olduğumuz ve halkın umutlarını satmadığımız içindir.

Bir kenti yaşanılır kılan, o kentin halkının hür iradesiyle seçmiş olduğu temsilcilerine çalışma imkanı verip o kent için fırsat yaratmaktır. Halefi olduğum tüm temsilciler tutuklu veya katledilmişken, benim gibi bir insanın belediye başkanlığı yapması, kentin sorunlarıyla layığıyla hemhal olmaması bıçak sırtı bir durum yaratıyor. Tüm bu yaşananları görmeden hasıraltı etmenin, başta halka ve onların nezdinde bizlere karşı yapılmış büyük bir saygısızlık olduğuna inanıyorum. Umut ediyorum ki, en kısa zamanda tutuklu bulunan belediye başkanları özgürlüklerine kavuşur.

Demirtaş, Yeni Özgür Politika’ya yaptığı açıklamada, 1 Ekim’de Meclis’te olma ihtimallerinin daha yüksek olduğunu söyledi. “Son kararı vermiş değiliz” diyen Demirtaş, ancak gerek halkta gerekse de parti içinde yaptıkları tartışmalarda, Meclis’e girme eğiliminin daha baskın olduğunu bildirdi.

‘Halkın ve sokağın gücüne inanıyoruz’

BDP Eşbaşkanı Demirtaş, BDP’nin bütün umudunu ve enerjisini parlamentarizme bağlamış bir parti olmadığını anımsatarak, parlamenter sistem üzerine şu özette bulundu: “Biz halkın ve sokağın gücüne inanıyoruz. Halk yürüyüşüyle, direnişiyle, demokratik tepkisiyle parlamenter sistemi güçlendirebilir. Türkiye gibi bir ülkede tek başına parlamenter sistem ne yazık ki yeterli olmuyor. Hele hele temsili demokrasinin bu kadar sorunlu olduğu bir ülkede çok sıkıntılı yanları var. 550 milletvekilinin bütün sorunları çözmesini beklemek yanılgı olur. Diğer partiler zaten lider sultasına takıldıkları için özgür bile hareket edemiyorlar. O nedenle biz her halükarda halkın özgücüne inanan, güvenen bir siyasi hareketiz.”

‘Boykot tutumumuzun etkili olmadığı söylenemez’

Ancak buna rağmen parlamenter sistemin kullanılmasını önemsediklerine dikkat çeken Demirtaş, boykot sürecine de şu sözlerle değindi: “Bununla birlikte parlamentoyu meşru zemin, mevzi olarak da görüyor ve kullanıyoruz. Ama bize karşı parlamento zeminini kullanmamamız için, etkili kullanamamamız için yapılan müdahaleler neticesinde bunun karşısına boykotu koyduk… Böylece niyetimiz demokratik siyasetin tıkanan yerlerine uyarı yapmak, adım atılması için zorlamaktı. Bu tavrımızın şu aşamada somut sonuç doğurmasa da etkili olduğunu düşünüyoruz. Sistemin problemli halini kamuoyunun önüne serebildik. Vekillerin tutuklanması, Hatip Dicle’nin vekilliğinin düşürülmesi, hergün siyasetçilerin tutuklanması  gibi gelişmeler kamuoyunun önüne geldi. Birçok çevre tarafından ifade edilen; bu sorunlara çözüm bulmak ve yine BDP’nin Meclis’te olması gerektiğiydi. BDP’nin olmayacağı bir parlamentoda anayasa değişikliğinin de meşruiyetinin olmayacağı birçok kesim tarafından kabul edildi. Dolayısıyla boykotun etkisiz ve anlamsız olduğu söylenemez.”

‘Çoğunluk Meclis’e gidilmesine taraf’

Öteden beri parlamento zemininden tümüyle çekilen bir tavır içinde olmadıklarını da hatırlatan BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, “Yeniden değerlendirebilir, kararımızı gözden geçirebliriz demiştik. Dolayısıyla 1 Ekim’de Meclis açılacağı için de bu konuyu yeniden gündemimize aldık” dedi.
Demirtaş, Meclis’e gidip-gitmeme konusundaki süreci önümüzdeki hafta başında tamamlayacaklarını bilgisini verdi ancak ağırlığın 1 Ekim’de mecliste olma yönünde geliştiğini ifade etti. “Parti Meclisi üyelerimize sorduk, Blok’un vekillerine ve tutuklu siyasetçilerimize soruyoruz… Böylesi bir kararı örgüt yapımızla ve halkımızla tartışma sürecindeyiz” şeklinde konuşan Demirtaş, Meclis’e dönmelerinin ‘mücadelenin sadece bir parçası’ üzerinden anlamı olacağını açıkladı.
“Halkımız içinde bize önerilenler şu ana kadar ağırlıklı olarak Meclis’in de mücadele zemini olarak kullanılması eğiliminde. Kaygılarını belirtenler de var tabii” diyen Demirtaş, parti içindeki görüşmelerinde de daha çok Meclis’e gidilmesi yönünde karar çıktığını açıkladı: “Kendi içimizdeki tartışmalarda da ağırlık bu yönde, meclise gitme yönünde gelişiyor. Muhtemelen önümüzdeki hafta başında süreç tamamlanmış olur.”

‘Öcalan’ın artık özgürleşmesi lazım’

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik uygulanan tecrit konusunda da Demirtaş, Gemlik yürüyüşünü tartıştıklarını açıkladı. Demirtaş, şunları söyledi: “Sayın Öcalan’a uygulanan gayri ahlaki, hukuksuz ve tahrik edici bir tecrit. Tecritten de öte artık Sayın Öcalan’ın üzerindeki tutukluluk, hükümlülük koşullarının değişmesi lazım; özgürlüğüne kavuşması lazım. Mesele sadece avukatlarla görüşüp görüşmeme meselesi değil. Kendisi de özgür, güvenlikli, sağlığının da güvencede olduğu bir şekilde müzakere yürütmek istiyor.”
DTK ve sivil toplum örgütleriyle Gemlik yürüyüşünü başlatma konusunda görüşeceklerinin bilgisini veren Demirtaş, “Partimiz bu konuyu da değerlendirmesine aldı. DTK ve sivil toplum örgütleriyle tartışarak netleştireceğiz. Gemlik yürüyüşü önemli bir seçenek olarak önümüzde duruyor” diye konuştu.

‘Alternatif bir örgütlenme modeli getiriyoruz’

Son olarak Çatı Partisi hakkında konuşan Demirtaş, bu modeli Türkiye’nin her yerine yayma amacında olduklarını belirtti ve şunları ekledi: “Demokratik ulus anlayışıyla, halkların kardeşliği perspektifiyle Türkiye’de alternatif bir örgütlenme modeli oluşturuyoruz. Blok zaten ilk adımı atmıştı. Bunu Türkiye’de her yere taşımak için uğraşıyoruz. Kongre-Parti hareketi olarak çok heyecanlı, etkili bir çalışma sürüyor. Sadece parti çatısı altında sıkışan değil de, kongre şeklinde geniş yelpazeye yansıyan bir model oluşturuyoruz ve şimdiye kadar bize gelen bilgilere göre bütün kesimlerden de destek görüyor. Yakın zamanda bu konuyla ilgili somut planlamamızı, kongrenin toplanacağı zamanı ve partinin kuruluşuyla ilgili tarihi açıklayacağız.”

ALİ BARIŞ KURT/İSTANBUL

‘Söz uçar, yazı kalır’ diyenler çok doğru söylemişler. Çoğu zaman ‘hay huy’ ve tozduman içinde söylenen sözlerin bir anlamı kalmıyor. Kalmadığı gibi bu herc-ü merç içerisinde bazen söylemek istediğiniz şeylerin tam tersi de anlaşılabiliyor, vermek istediğiniz mesajlar da ‘güme’ gidiyor.

Onun içindir ki Ramazan ayı boyunca ve sonrasında bayram süresince ara verdiğim değerlendirmelerime sözlü olarak değil, yazılı olarak başlamak istedim. Şu an Türkiye’de siyaseten tam bir kaos yaşanıyor. 12 Haziran 2011 seçimleri öncesi seçim sonrası için yaşanılması beklenen sürecin tam tersi yaşanıyor. Önce AKP’den başlayalım…

AKP, seçimlerden güçlü çıkması halinde Türkiye’nin kronikleşmiş tüm sorunlarını çözecek evrensel hukuk standartlarında yeni bir anayasa vaadiyle seçim sürecini başlattı.

PKK de uzunca bir süredir devam ettirdiği eylemsizlik kararını seçimlerden sonrasına kadar sürdürme kararı aldı ve Kürt siyaseti demokrat Türk ve Kürtlerin yıllardır arzuladığı bir şekilde ‘Emek-Özgürlük ve Demokrasi’ Bloğuyla seçimlere girdi. Bu süre zarfında sonradan kamuoyunun bilgilendiği kadarıyla Devlet ve Başbakan’ın özel temsilcisi ile İmralı ve Kandil arasındaki görüşmeler de (müzakere demek bence daha doğru) devam etti. Bizim gibi çözüm isteyenlere göre seçimlerden tam da ‘istenilen’ netice çıktı. AKP her türlü sorunun üzerine cesaretle gidebilecek seviyede % 50 oy aldı. Emek Özgürlük ve Demokrasi Bloğu ise beklenilenin üzerinde bir sayıyla, 36 milletvekili çıkardı.

Sorulması gereken soru şu: Ne oldu da daha Meclis açılmadan, yeni milletvekilleri yemin bile etmeden/ edemeden tekrar ‘Savaş’ çıktı? Devlet-AKP veya PKK-DTK-BDP cephesinden bakıldığında herkesin kendine göre bir yorumu var. ‘Suçu’ sadece karşı tarafa yükleyen açıklama ve tavırlarla olan biteni anlamak zor. Kanaatimce süreci bu noktaya getiren gelişmeler ve doğru bir durum tespiti yapılmadan bundan sonrası için söz söylemek mümkün değil.

AKP geçmişte Kürt sorunundan, başörtüsüne kadar hangi sorunun çözümü dile getirilse, bir önceki cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’i ve Siyaset üzerindeki Askerî vesayeti, ordunun karşı çıkışını gerekçe gösteriyor; AKP’ in tam olarak iktidar olamadığı belli bir sürecin geçilmesi gerektiği ileri sürüyordu. Gelinen noktada 12 Haziran seçimlerinden sonra AKP’nin halen mevcut bazı direnç noktalarına rağmen bu iddiasının ve sorunları erteleme gerekçesinin bir anlamı kalmamıştır.

Bugün ‘Devlet’ ile hatta ‘Derin Devlet’ ile AKP arasında süreci tıkayacak derecede ciddi bir mesafe kalmamıştır. Bu konuda da polemiğe gerek yoktur. Böyle bir ‘mesafe’ hala mevcut ise, iktidar kendi istediği ‘gücü yetmeyen’ çözüm önerilerini deklare ederek bu durumu halka açıklamaktan, itiraf etmekten çekinmemelidir. Bugün AKP ve ‘Devlet’ Kürt meselesine bakışta kanaatimce aynı noktadadır ve bu nokta eski Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un 2008 Ağustosunda Diyarbakır’da kendince akredite ‘Sivil Toplum Kuruluşları’ önünde dile getirdiği noktadır:

Kürt meselesinde ‘Bireysel haklara EVET, grup haklarına HAYIR!” “Birey haklarına evet, kolektif haklara hayır!”

Kürtleri bir ALT KÜLTÜR kümesi olarak kabul, ayrı bir kavim olarak tanımaya hayır!’

‘Kültürel Kürtlüğe evet, siyasi Kürtlüğe hayır!’ Bunun tercümesi ise şu: Kürtçeyi çarşıda, pazarda, evde konuşmaya, şarkı türkü söylemeye, folklor oynamaya, günümüz uydu dünyasında istense de engellenemeyen Radyo ve TV izlemeye, Kürtçe Kurslar düzenlemeye… EVET!

Ancak;

1. Kürtçe anadille eğitime hayır!

2. Kürtlere bir statü tanıyacak: Bölgesel yönetim, otonomi, özerklik, eyalet sistemi ve coğrafi federasyon dahil her türlü idari sisteme hayır!

3. Kürtçenin Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde örneğin Diyarbekir ve Van gibi illerde kamusal alanda Türkçe ile birlikte kullanılabilmesine hayır!

Şu an yaşanılan ‘kopuşu’ kısaca bu şekilde özetleyebiliriz: Kürtler bireysel haklarla yetinmeyi ve bir alt kültür kümesi olmayı kabul edecekler, Devlet de PKK’nin bir şekilde (Habur’daki gibi göz yumarak veya bir genel siyasi af çıkartarak) dağdan inmesini sağlayacak, çok da uzun olmayan bir zaman diliminde Abdullah Öcalan önce ev hapsine alınacak sonrasında ise serbest bırakılacak.

Devlet -AKP ‘çözümünün’ en önemli hedefi kamuoyunda büyük infial yaratan asker ve polis ölümlerini durdurmak ve PKK’nin silah bırakmasını veya teslim olmasını sağlamak olarak ortaya çıkmaktadır.

Daha kestirme bir ifade ile ilk önce PKK’nin şu veya bu şekilde silah bırakması sağlanacak, Kürt sorununun çözümü ise Devletin istediği kadar olacak ve istediği zaman sürecine yayılacak.

Kürtlerden bu durumu kabul eden bir devşirme elit oluşturmak, KCK operasyonlarında olduğu gibi binlerce Kürt aydın ve siyasetçisini yıldırmak için tutuklamak da bu politikanın bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır.

Silahların mutlaka susmasını ve şiddetin siyasi bir yöntem olarak kullanılmasına hemen her fırsatta karşı çıkanlar silahlar her sustuğunda 1999-2004 sürecinde de açıkça görüldüğü gibi halk tabiri ile ‘Kulaklarının üzerine yattılar’

Bu davranışları ile bizzat kendileri silahtan medet umanlara gerekçe oluşturdular.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan çok açık ve net bir şekilde ‘Kürtçe anadille eğitim ülkeyi böler’ dedi. Özerklik ve eyalet sistemi benzeri öneriler içinse defalarca ‘780 bin kilometre kare vatan toprağı üzerinde ameliyat yapılmasına asla izin vermem’ ifadelerini kullandı.

Yeni anayasa sürecinde çıtayı bu seviyede tutmak isteyen AKP; 12 Haziran seçimlerinde İslami grup ve cemaatlerin kahir ekseriyeti, müteahit-ağa-şeyh ittifakı her türlü devlet gücünü; dinî, ekonomik ve kültürel argümanlarla birlikte kullanarak BDP-Blok bileşenlerini Meclis’te grup kurma sayısının altına indirmeyi hedefledi.

Seçimlerden sonra ise BDP’nin Meclise gelmesini teşvik edici bir çözüm dili kullanacağına ‘Bütün tükürdüklerini yalayacaklar, göreceksiniz tıpış tıpış gelecekler’ tahriklerine başladı.

Önümüzdeki dönemde bizzat kendisinin Kürtçe ana dille eğitime karşı duruşu dahil bütün tükürdüklerini yalamak zorunda kalacağını ve er veya geç tıpış, tıpış demokratik bir Türkiye’ye doğru yürümek zorunda kalacağını ön göremedi.

Gelinen bu noktada Kürtlerin önünde birkaç seçenek bulunmaktadır:

1. Devlet ve AKP’nin bireysel haklara evet, kolektif haklara hayır yaklaşımını kabul etmek.

2. Bazı Kürt siyasetçilerin önerdiği gibi topyekûn ‘Devrimci Halk Savaşını’ başlatmak,

3. 21. yüzyıl günümüz dünyasının kabul ettiği ‘Demokratik Halk Direnişini’ örgütlemek.

İnsaf, izan, kişilik ve vicdan sahibi Kürtlerin tamamı birinci şıkkı kabul etmemekte, içine sindirememekte, böyle bir kabulün Ortadoğu’da nüfusu 40 milyonu aşan Kürt Halkının, çok kısa bir zaman içinde, hızla eriyerek tarih sahnesinden silinmesine neden olacağını görmektedir.

Bu durumu kabul etmek kendini inkâr etmek demektir. Bu bir tasfiyedir ve topyekûn yok etme siyasetinin ‘kibarcası’ dır.

Bazı ‘Demokrat’, ‘liberal’ ve sözde İslamcının, kendini ümmetçi zanneden milliyetçinin Kürtler için ön gördüğü ACISIZ ASİMİLASYONDUR.

Evrensel Demokratik değerlere göre de, İslam Hukuku’na göre de her kavmin kendi ana dili ile eğitim hakkı, kendisi ile ilgili yönetime katılması-söz hakkı sahibi olması ve dilini kamusal alanda da kullanma hakkı vardır. Bu Boşnaklar için de, Arnavutlar, Gürcüler, Azeriler, Kazaklar, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler için de böyledir.

İkinci seçenek olarak öne sürülen Devrimci Halk Savaşı siyaseti ise 20. yüzyılın soğuk savaş döneminde kalmıştır, küreselleşen günümüz dünyasında bir karşılığı bulunmamaktadır. Ayrıca demografik, siyasi, kültürel, ailevi, ekonomik olarak birçok yönden iç içe geçmiş Türk/Türkiye-Kürt ilişkileri açısından da neredeyse imkansızdır.

Bu iç içe geçmişlik hali; etnik, dinî, mezhebi ve sınıfsal olarak sadece Türkiye için değil, tüm Ortadoğu için geçerlidir.

Devrimci Halk Savaşı’nda topyekûn bir savaşa girilecek, toplumun sinir uçları ile oynanacak, İstanbul, Ankara ve İzmir meydanlarında direkt olarak sivil halkı hedef alacak bombalar patlatılacak, karşı taraf (devlet) birkaç misliyle cevap verecek, binlerce kişi tutuklanacak ve infaz edilecek, şehirler ve kasabalar bombalanacak, Batı illerinde iç savaş sahneleri ortaya çıkacak vs. vs. vs.

Bu bir kıyamet senaryosudur!

Bu konuda bir zorlama ve ısrarda ‘kazanan taraf’ olmayacaktır.

Ayrıca ‘Kurşun mutlaka adres sormalıdır’’

ADRES SORMAYAN KURŞUN KATİLDİR…

Adres sormayan, soramayan her kurşun TERÖRİSTTİR.

Kürtlerin en büyük güçleri mazlumiyetleri ve haklılıklarıdır.

Mazlum zalimler gibi davranmaya başladığı an bütün gücünü kaybeder.

Kamuoyu vicdanında kabul görmeyen, masum insanlara zarar veren her türlü eylem terör eylemidir.

‘Savaşında’ ‘Barışın da’ bir hukuku olmalıdır.

Bu konuda karar verici ve belirleyici olanların ‘bir’ defa değil; ‘bin’ defa düşünme mecburiyetleri vardır.

Yeniden şekillenen Ortadoğu’da bazı Kürt siyasetçiler Suriye-İran eksenine kaymak istemektedir. Bugüne kadar halkına acı ve yoksulluktan başka bir şey vermeyen Baasçı diktatör Suriye ve baskıcı İran ekseninde bir siyaset Kürtlere bir fayda sağlamayacaktır.

Ayrıca bu rejimlerin bu halleriyle siyasette ‘kazanma şansları’ da bulunmamaktadır.

Baas Partisi de Kemalizm de bu coğrafyada er veya geç tasfiye olacaktır.

Kaybedecek ve tasfiye olacaklarla birlikte olmak da siyaseten asla doğru bir tercih değildir.

Bin yıldır birlikte yaşadıkları Türklerle demokratik bir Türkiye’de yine birlikte, ancak eşit ve adil ortak olarak yaşamak isteyen Kürtler İNSANİ olarak da, İSLAMİ olarak da, VİCDANİ olarak da taleplerinde haklıdırlar.

Yapılması gereken, bu haklılığı TBBM de dahil (belki de başta ) olmak üzere akla gelebilecek her zeminde tüm argümanları ortaya koymak; içte ve dışta bütün demokratik çevrelerle ittifakı kuvvetlendirmek ve ‘DEMOKRATİK HALK DİRENİŞİNİ’ en güçlü bir şekilde örgütlemek olmalıdır.

Günümüz dünyasının uluslararası desteğini sağlamanın yolu da buradan geçmektedir.

Kürtleri oyalayan, kandırmaya ve dolandırmaya çalışan tüm çevreler de akıllarını başlarına almalıdır.

Evrensel hukuku dinlemeyen, İslami, insani ve vicdani değerlere aldırmayan tüm pragmatist politikacılar şunu bilmelidirler ki Kürtleri kazanmadan bölgesel bir güç olmaları da, Yeni Osmanlıcılık hayalleri de, cilası ‘İslam’ olan yeni bir Türk imparatorluğu kurmaları da mümkün değildir.

Hiçbir şey için değilse bile sırf çıkarları için ‘akıllı’ olma mecburiyetleri vardır.

Kürt aydın ve siyasetçilerine, bizlere de çok iş düşüyor. Soğukkanlı, sabırlı, kararlı, adil ve istikrarlı olmamız lazım.