Barış ve Demokrasi Partisi

Tüm Değerler Örgütlü Toplumla Yaratılır.

Posted on: 31/07/2011

Ekonomi öz itibariyle insanların varlığını sürdürmek için maddi yaşam nesnelerini elde etmesidir. Toplumsallık söz konusu olunca sadece fiziki varlığını sürdürme ihtiyaçları değil, yaşamı kolaylaştıran ve toplumsallığı güçlendiren maddi nesneler de ekonominin konusudur.

Akif Ali

Ekonomi, insana has bir konuysa bunun toplumsallıkla bağını ortaya koymak gerekir. Ekonominin kök hücresi toplumsallıktır. Ekonomi toplumsallıkla yaratılmıştır. Bu gerçekliği görmeden yapılan ekonomik değerlendirmeler ekonominin karakterini görmemizi engeller. Bu açıdan ekonomi değerlendirmeleri yapılırken ya da bir faaliyetin gerçek ekonomi olup olmadığını değerlendirirken bunların toplumsallıkla ne kadar bağı olduğunu ortaya koymak gerekir. Toplumsallığı güçlendiriyor mu, yoksa zayıflatıyor mu? Bu sorunun cevabı, bu faaliyetin ne kadar ekonomi olduğunu ortaya koyar.
Toplumsallık ve ekonomi arasındaki bağı kurarken kadının bu ekonomi içindeki yerinin ne olduğunun değerlendirilmesi de önemlidir. İnsanlığın toplumsallığında kadının rolü tartışmasızdır. Dolayısıyla ekonominin yaratıcısı kadın öncülüğündeki toplumdur.  Sadece çocuk yetiştirme değil, ekonominin temel altyapısı olan toplumsallığın yeniden üretimi de esas olarak kadına aittir. Kadın emeğinin değerlendirilmediği, kadın emeğini dışta bırakarak yapılacak ekonomi tanımı ve değerlendirmelerinin eksik kalacağı baştan kabul edilmelidir.
Ekonomi, insanın doğayla doğru bir ilişkisinin ve doğaya insan elinin değmesiyle ortaya çıkan bir faaliyettir. Doğanın bu imkanı vermesi, insanın doğaya kutsallık bahşetmesini beraberinde getirmiştir. Zaten insanının ilk kutsalları doğa, toplum ve kadındır. Doğa ilk bilinç haliyle hemen kutsallık kazanmıştır. İlk insanlar doğayı vahşi görmemiş, ana kucağı gibi ele almıştır. Zaten ilk insanlar doğada her şeyin bir canı olduğunu düşünmektedir. Doğal felaketler bile doğayla doğru kurulmayan ilişkinin cezalandırılması olarak görülmüştür. İnsanın ilk beslenme ve barınma imkânlarını doğada bulması ekonomiyle doğa dostluğunu ortaya çıkarmıştır. Dolayısıyla bir faaliyetin gerçek bir ekonomi olup olmadığı yapılan faaliyetin doğaya yaklaşımıyla belli olur.
Toplumun ilk temel faaliyeti ekonomi olduğu gibi, aynı zamanda toplumun ilk demokratik eylemi de ekonomidir. Demokrasi olmadan ekonomik faaliyeti gerçekleştirmek mümkün değildir. Toplumda ekonomik faaliyeti gerçekleştirmek için demokrasiye ihtiyaç vardır. Toplum varlığını ekonomiyle sürdürebilir. Bu açıdan ekonomi toplumun en demokratik eylemidir. Zaten gerçek toplumsallık ancak demokratik yaşamla mümkündür. Belki ilk demokratik yaşam ve kültür düşünüldüğü gibi çok bilinçli ve kapsamlı bir karaktere sahip değildir. Toplumsallığın ancak demokrasiyle demokrasinin de toplumsal yaşamla somutlaşması konusunun bilinçli olmaması bir kusur değil; bu iki olgunun olmazsa olmazlığını göstermektedir. Bu yönüyle demokratik olmayan toplumsallık, toplumsal olmayan demokrasi kesinlikle bir sapmayı ifade etmektedir. Ekonomi insanlığın ilk demokratik eylemiyse, diğer bir deyişle ekonomi demokrasiyse bir faaliyetin ekonomi olup olmadığını anlamak için demokratik karakterde olup olmadığına bakılmalıdır.
Ekonomiyle ilgili her düşünce, doktrin ve pratik bu dört temel parametreyle değerlendirilmelidir. Buna göre bir faaliyetin ekonomi olup olmadığına ya da nasıl bir ekonomiye ait olduğuna karar verilebilir.
Eğer insanlıkla ilgili, toplumla ilgili bir faaliyetten söz ediyorsak ekonominin böyle ele alınması gerekir. Gerçek bir ekonomi yaratılacaksa bu dört temel parametrenin gözetildiği ve uyumunun sağlandığı bir eksen esas alınmalıdır. Biz insanlığımıza saygının gereği bu dört temel parametreleri esas alan değerlendirmeler yapacağız. Bunun dışında ekonomi denen her faaliyeti sorgulayacağız. Gerçek ekonomik faaliyetten bir sapma ya da bir ekonomik faaliyete karşı bir savaş olarak göreceğiz. Bu dört temel parametrenin bulunduğu ekonomide toplumsal ihtiyaçlar esastır. Kuşkusuz bu toplumsal ihtiyaçlarla bireyin ihtiyaçları karşılanmaktadır. Toplumsal ihtiyaçlarla bireysel ihtiyaçlar arasında bir çelişki yoktur. Doğrudan bireyin ihtiyaçlarının karşılanması da sonuçta toplumun bir ihtiyacını karşılamış olmaktadır.
Gerçek ekonomik faaliyetin amacı sömürü olmadığı gibi, içinde de hiçbir sömürü ilişkisi barındırmaz. Ekonomik faaliyette birileri bir şeylerin sahibi, diğerleri de işçi ve çalışan değildir. Herkes toplum için, yani kendisi için çalışandır. İşle çalışan insan arasında bir yabancılaşma yoktur. Eğer bir yerde sömürü varsa, bu aslında toplumsallıktan, ekonomiden ve demokrasiden bir sapmayı ifade eder.
İnsanlar ilk önceleri ürün fazlasını biriktirmeyi bir kötülük olarak görmüşlerdir. Birikim yapmayı hep ayıplamışlardır. Gerekli hallerde birikimi de bir toplumsal değer olarak görmüşlerdir. Bu nedenle birikimin dağıtımını ahlaki değerlerden biri olarak benimsemişlerdir. Birikim sadece bir sömürü olarak da görülemez. Toplum ihtiyaçları dışında birikim yaratmak ve birilerinin elinde birikim varken diğerlerinde olmaması esas olarak da ahlaka ve toplumsallığa bir saldırıdır. Zaten toplumsal değerlere ilk saldırılardan biri de birikime el konulmasıdır.
Birikim ve sömürüyle birlikte ilk toplumsal sorunlar ve toplumun dağıtılması süreci başlamıştır. İlk defa birileri bir şeylerin sahibi, diğerleri de bu sahiplerin işinde çalışan insanlar haline gelmiştir. Hiyerarşi, devlet ve sömürüyle birlikte insanlık bir paradigma değişimi yaşamıştır.
Devlet olmadan toplum yönetimi olmayacağı; birilerinin toprağa, üretim araçlarına sahip olacağı, diğerlerinin de çalışacağı yeni bir paradigma ortaya çıkarmıştır. Kimsenin kimseyi yönetmediği, kimsenin sömürülmediği paradigma unutturularak, köleliği getiren böyle bir paradigma tüm topluma hakim kılınmak istenmiştir. Bugün bu paradigmanın bilinçaltına sokulduğu ve derinleştirildiği görülmektedir. Devletsiz toplum yönetimi, patronsuz-işçisiz bir ekonomik yaşam algılanamıyor. Mutlaka devlet olacak, birileri işyeri sahibi olacak, diğerleri de çalışacaktır. Bastırma ve sömürünün kendini hakim kılması esas olarak da bu paradigma ve zihniyetin toplumda içselleştirilmesiyle gerçekleştirilmiştir.
İnsanlık ve toplum esas olarak egemenliği ve sömürüyü düşünmeyen bir paradigmaya sahiptir. Bunları aklına getirmesi bile mümkün değildir. Zaten devleti ve sömürücü yaşamı kolay kolay kabul etmemiştir. Nasıl ki devletin ortaya çıkmasıyla sanki doğal toplum, komünal demokratik yaşam bitmiş algısı ve değerlendirmeleri büyük bir yanılgıysa, sömürücü sistemin ortaya çıkmasıyla toplumun demokratik ve doğayla uyumlu ekonomisinin bittiğini düşünmek de bir o kadar yanılgılıdır. Devlet yanında her zaman devlet dışında yaşayan bir ahlaki ve politik toplum var olduysa, sömürünün olmadığı bir ekonomik yaşam da var olmuştur. Köy toplumları uzun süre, hatta yakın zamana kadar ağırlıklı olarak bu karakterdedir. Toprağı gasp ederek birilerini serf yapan bir sistem olmuşsa da kendi toprağında çalışan köylüler her zaman var olmuştur. Bu köylülüğün bilincinde kendi işinin sahibi olmak önemlidir. Öyle ki köyden şehre göç ettiğinde eğer biraz imkanı varsa ilk önce kendine bakkal ve benzeri işyeri açmak istemesi bu kültürün dışa vurumudur. Köyden göç edenler ilk önceleri, zorunlu olmadıkça işçi olmaya direnmişlerdir. Ancak kapitalizm koşullarında fazla direnemeyerek başkalarının işçileri haline gelmişlerdir.
Kuşkusuz bugün mutlaka birilerinin iş sahibi, diğerlerinin ise işçi olacağı bir zihniyet hâkimdir. Ekonomi denildiğinde bu anlaşılmaktadır. Ancak insanlığın ahlakında ve özünde esas olarak başkasının işçisi olmadan, herkesin kendi işinin sahibi olduğu toplumsal ve demokratik bir ekonomik zihniyet bulunmaktadır. Bunun açığa çıkarılarak özgürlükçü demokratik toplum, paylaşımcı yeni bir ekonomik sistemin kurulması ihtiyacı vardır. Böyle bir ekonomik model ortaya çıkarmadan, bunu toplumsal yaşamın, hatta demokrasinin temeli yapmadan özgürlükçü ve demokratik sistem kurmak mümkün değildir. Ne zaman ki demokratik bir yönetim ve patronsuz ekonomik yaşam düşünülürse o zaman insanlık gerçekten var oluş karakterine uygun yeni bir yaşama kavuşacaktır. Aksine devletli ve patronlu bir dünyada özgürlük ve demokrasi aramak ham bir hayaldir. Demokratik yaşamla ekonomi arasında doğrudan bir bağ vardır. Gerçek ekonomi demokrasiyi, gerçek demokrasi de toplumsal ekonomiyi gerektirir.
Özgürlükçü demokratik sistemin ekonomik yaşamının nasıl olması gerektiğini ortaya koymadan kısaca kapitalizmi ve bunun ortaya koyduğu yaşamı irdelemek gerekmektedir.
Kapitalizm bugün dünyada hâkimdir. Bu hâkim sistem köleciliğin ortaya çıkmasından bu yana devletçi sistem ve buna dayalı sömürü sisteminin en tekâmül olmuş halidir. Artık-değer ve birikimin birilerinin eline geçmesiyle başlayan toplumsal sorunlar bugün kapitalizmin hâkim olduğu dünyada zirve yapmıştır. Tüm toplumsal sorunlar kriz ve kaos niteliğindedir. Doğa da kapitalizmi kaldırmayarak SOS işareti vermektedir. Kapitalizmin merkezleri olan şehirler insanlığı bugün tamamen kanserli bir toplumsal yaşama mahkûm etmiştir. Öyle ki kapitalizm bugün hâkim olduğu ülkelerde bile sorgulanır hale gelmiştir. Ancak doğası gereği düzeltmek mümkün değildir. Azami kar kanunu kapitalizmi var eden özellik olduğundan bu sorunlar var olmaya devam edecektir. Sadece rötuşlarla, palyatif tedbirlerle rahatsız edici sonuçlar ve yöntemler örtülmeye çalışılmaktadır.
Kapitalizm, bugün insanlığın tarih boyu en fazla ayıpladığı ve kabul etmediği birikim ve faizciliği normal hale getirmiştir. Aslında bu sistem insanlığın lanetlediği ve en kötü durum olarak gördüğü soyguncular, korsanlar, yol kesip insanların mallarına el koyanlardan daha lanetlidir. İnsanlığın bu sisteme bir gün bile tahammül etmesi düşünülemez. İnsanlık ahlakı bu sistemi kabul etmez. Bir gün bile kabul edilmeyecek bu sistem kendisini zor sistemiyle sürdürmektedir. Ancak esas olarak da kendisine ideolojik zırhlarla meşruiyet sağlamıştır. Birçok ideolojik araçla kendini meşrulaştırarak ayakta kalmaktadır. Bu ideolojik saldırı ve hâkimiyet olmazsa insanlık kapitalist sistemi kısa sürede sahiplerinin başına yıkar. Bu sisteme bir gün bile tahammül etmez. Kırk haramilerden milyon kat daha harami olan bu sistem nasıl ayakta kalıyor sorusunun cevabı, etrafındaki ideolojik zırhın karakteriyle ilgilidir. Bu zırha rağmen bu sistemin sahiplerinin başına yıkılacağı zaman uzak değildir. Ömrünü yüz yıl bile uzatması mümkün değildir. Kapitalist sistem şahsında devletçi sistemin ömrünün sonuna gelinmiştir. Kaos halini yaşayan sistem sonun başlangıcını yaşamaktadır.
Ekonominin dört temel parametresi (toplumsallık, kadın, çevre ve demokrasi) dikkate alındığında kapitalizme ekonomi denilemez. Bu nedenle kapitalist toplum ve kapitalist ekonomi kavramları tamamen ideolojik olarak üretilmiş meşruiyet kavramlarıdır.
Bir ekonominin ekonomi olabilmesi için toplumsal karakterde olması gerekir. Günümüzde toplumsallığı kapitalizm kadar dağıtan başka bir etken var mıdır? Toplumsal ahlakı kapitalizm kadar bozan başka bir etken var mıdır? Bu açıdan kapitalizme ekonomi demiyoruz. Çünkü toplumsallık karşıtıdır. Kan emici vampirler gibi toplumsallığı tüketerek kendini yaşatmaktadır. Kapitalizm ve sosyalist ekonomiyle ilgili değerli araştırmaları olan Roza Luxemburg, kapitalizmin kapitalizme açılmamış toplumsal alanları tüketerek yaşadığını kapsamlıca izah etmektedir. Her ne kadar kapitalizmi bir ekonomik sistem olarak ifade etse de değerlendirmeleri kapitalizmin bir ekonomik sistem olmadığına dair veriler ortaya koymaktadır. Roza Luxemburg’un söyleyemediği “kapitalizm ekonomi değildir” gerçeğini bugün Abdullah Öcalan ortaya koymaktadır.
Bu tespit çok önemlidir. Kapitalizm ekonomi olmadığı gibi, kapitalist toplum diye bir gerçeklik yoktur. Kapitalizm toplum karşıtıdır. Toplum karşıtı olan bir olguyu bir toplumsal sistem gibi göstermek en büyük yanıltma durumudur. Bu yanlışa Marksistler ve tüm sosyalistler de düşmüştür. Bu da kapitalist sistemin kendini meşrulaştırmasında ve ömrünü uzatmasında önemli rol oynamıştır. Halbuki kapitalizm toplum karşıtıdır. Varlığını toplumu tüketerek sürdürmektedir. Kanserli hücreler nasıl ki sağlıklı hücreleri yiyerek çoğalıyorsa, kapitalizm de toplumu yiyerek büyüyor. Bu açıdan ekonomi olmadığı gibi, toplum karşıtıdır. Zaten toplum karşıtı olanın ekonomi olması mümkün değildir.
Kapitalizm, liberallerin söylediği gibi pazar ekonomisi de değildir. Aksine pazar karşıtıdır. Pazarda fiyatlarla oynayarak, spekülasyon karı ile kendini büyütmektedir. Sanıldığı gibi malların gerçek değişim değerine göre bir değişim ve fiyatlandırma söz konusu değildir. Pazara kapitalizm dönemi kadar müdahale görülmemiştir. Zaten kapitalizm azami kara dayandığından bunu da en fazla pazarda fiyatlarla oynayarak gerçekleştirmektedir. En büyük karları bu yolla elde etmektedir. Günümüzde borsalarla bir kumar sistemi kurmuş olması kapitalizmin pazar karşıtı olmasının başka bir dışa vuruş biçimidir. Borsa da kapitalizmin pazar anlayışının bir biçimidir. Ama serbest pazar niteliğinde olmadığı açıktır.
Para ve kredilerle oynama sonucu halkların değerlerini bir saat içinde tekellerin kasalarına aktardığı bilinmektedir. Ekonomik kriz dedikleri dönemlerde birilerinin iflas ettirilerek başkalarının zengin ettirildiği tartışmasızdır. Hiçbir değer iflasla yok olmayacağına göre, mutlaka birilerinin kasaları dolmaktadır. Tüm bunlar kapitalizmin ekonomi olmadığının kanıtıdır.
Tüm sorunların ilk olarak devlet yönetimi ve sömürüyle ortaya çıktığını belirttik. İktidar tekelleri tüm sosyal sorunların kaynağı olduğu gibi, tüm ticaret, tarım, finans tekelleri de sosyal sorunların kaynağıdır. Zaten iktidar tekelleri ve devlet olmadan ticaret, tarım ve finans tekellerinin var olması mümkün değildir. Dolayısıyla kapitalizme karşı mücadele ve bu sistemin aşılması özgürlükçü ve demokratik bir siyasal ve sosyal yaşam için şarttır.
Demokratik yaşam sadece siyasal ve sosyal alandaki demokratik örgütlenmelerle gerçekleştirilemez. Mutlaka ekonomik alanın da demokratikleşmesi gerekir. Zaten özünde ekonomi insanlığın ilk demokratik eylemidir. Toplumsallık ve demokratik değerler ekonomik yaşam etrafında şekillenmiştir. Bu açıdan demokratik ve toplumsal bir ekonomik yaşam yaratmak çok önemlidir.
Devlet ve egemen sınıfların ekonomik alanı gasp ederek bu alanı sadece bir sömürü alanı haline getirerek toplumun temel faaliyeti olan ekonomik yaşamı özünden uzaklaştırmışlardır. Hatta toplumun ekonomik yaşamı kuramayacağını, ancak devletin ya da mülk sahiplerinin işyerlerinde çalışılarak toplumun yaşamını sürdüreceğini iddia etmektedirler. Toplumun sadece küçük iş sahibi olabileceği, bunların da verimli olmadığını belirterek ancak kendi kurduğu sömürü sistemi içinde maddi yaşam olanaklarına kavuşulacağını söylemektedirler. Devletsiz yönetim olmayacağı gibi, patronsuz ve işverensiz ekonomi olmayacağı gibi bir paradigmayı hâkim kılarak sisteminin alternatifsiz olduğunu vaaz etmektedirler.
İnsanlık sömürücü ve iktidarcı düzene karşı alternatifinin var olduğunu sürekli göstermiştir. İnsanlığın çoğunluğu yüz yıl öncesine kadar devletçi ve sömürücü sistemden uzak, kendi sosyal-ekonomik yaşamını devletçi sömürü sisteminin yanında var etmesini bilmiştir. Kırsal yaşam önemli oranda kendi tarlasında ve işinde çalışan insanlar tarafından oluşuyordu. Eski şehirler de bir yönüyle bu kırsal alanın ihtiyaçlarını karşılayan nitelikteydi. Kuşkusuz bilim ve tekniğin gelişmesiyle şehirlerin belirli düzeyde büyümesi anlaşılırdır. Ancak mevcut devasa kentleşmelerin hiçbir ekonomik değeri yoktur. Sadece toplumu sömürerek kendini yaşatmak isteyen sömürücü sınıfların ve onun tamamlayıcısı olan tabakaların ve bürokrasinin üssü haline gelmiştir. Etrafında geniş bir emekçi yığını toplayarak toplum aleyhine sömürüyü arttırmaktadır. Geniş bir işsizler topluluğunu da şehirlere doldurarak işçiyi kendi sisteminin parçası ve tamamlayıcısı haline getirmektedir.
Kentleşmenin bu kadar toplumsal kanser alanı haline getirilmesi bile alternatif bir ekonomiyi zorunlu hale getirmiş bulunmaktadır.
Her şeyden önce şunu bilmek gerekir; bütün ekonomik faaliyetlerin potansiyeli toplum içinde vardır. Toplum dışında ekonomik yaşam olmayacağı gibi, sömürü nesnesi de toplumdur. Emek ise toplumun içinden çıkmaktadır. Devlet ve sömürücü sınıflar kendilerini örgütleyip toplumun yarattığı değerleri gasp ederek sömürü düzenlerini kurmuşlardır. Kapitalist sistem de aslında kendini örgütlemiş bir sömürü şebekesidir. Abdullah Öcalan savunmalarında kapitalizm bir mafya ve çete gibi kendini örgütleyip sömürü düzenini kurup sürdürdüğünü söylemektedir.
Ekonomik yaşam bir örgütlenme sorunudur. Eğer toplum örgütlendirilir ve kapitalizmin sömürüsüne alternatif bir ekonomik sistemin kurulabileceği ikna edilirse sorunun esası çözülmüş olur. Halkın demokratik örgütlenmesi aynı zamanda ekonomik gücünü açığa çıkarma olarak değerlendirilirse alternatif ekonomik sistemi kurmak zor olmaz. Çünkü esasında ekonomik kaynaklar da emek de her şey de halka aittir. Devlet ve zenginler ellerindeki değerleri uzaydan getirmiyorlar. Bunlar toplumun elindeki değerlere el koyarak ve emeğini sömürerek sermaye elde ediyorlar. Eğer toplum emeğiyle o güne kadar yarattığı değerlerin gaspının ve oluşan kaynak aktarımının önüne geçer ve sırtındaki sömürü çarkını engellerse, ekonomik kaynaklarını, emeğini ve bilgisini birleştirip kendi ekonomik sistemini kurabilir. Bunu da halkın demokratik örgütlenmesi temelinde, topluluklar ekonomisi olarak gerçekleştirebilir.
Topluluklar ekonomisi yeni bir şey değildir. İnsanlık tarihi yaşamının çoğunluğunda topluluklar ekonomisiyle yaşamını sürdürmüştür. İnsan doğası da bunu gerektiriyor. Ancak ekonomik alan toplum elinden alına alına bugün toplumlar ekonomik yaşamın dışına itilerek ya birilerinin çalışanı haline getirilmişler ya da işsizliğe mahkum edilmişlerdir. Şimdi haramiler tarafından toplumun elinden alınan ekonomiyi gerçek sahiplerine kazandırma zamanıdır.
Kuşkusuz Karl Marks ve Engels ideolojik ve teorik olarak topluluklar ekonomisine dayalı bir sosyalizmle kapitalizme alternatif olmak istemişlerdir. Ancak felsefi ve ideolojik yaklaşım yetersizlikleri teori ve pratiği de olumsuz etkilemiştir. Sonuç itibariyle reel sosyalizm kapitalizmin ufuklarını tüm boyutlarıyla aşamadığından kendi eksiklikleri nedeniyle dağılmıştır. Daha doğrusu ilk önce devlet kapitalizm haline gelmiş, sonradan da kapitalist sistem içine girerek aslından rücu etmiştir.
Kadın emeği ve ekolojiyi dikkate alan bir yaklaşıma sahip olmadığından ve demokrasisiz bir ekonomi yaratmaya soyunduğundan sonuçta devlet kapitalizmi ortaya çıkmıştır. Sovyetlerin ilk döneminde topluluklar ekonomisi karakteri taşıyan komünler ve kolhozlar demokratik karakterini yitirince devlet kapitalizminin birimleri haline gelmekten kurtulamamıştır. Reel sosyalizm, böylece özgürlükçü demokratik sistem yaratamamış, ancak yaşananlar doğru bir topluluklar ekonomisi ve sosyalizm için çok önemli dersler çıkarılması gereken bir deney olmuştur.
Her şeyden önce emek kavramına doğru yaklaşmak gerekir. Emek-değere doğru yaklaşmadan doğru bir sosyalizm anlayışına ulaşılamaz. Yaratılan emeklerde ve bütün değerlerde başta ana olmak üzere tüm tarihsel toplumun katkısını görmek şarttır. Değerlerin içindeki emeği sadece bugünkü emekle sınırlamak kadar yanlış bir şey olamaz. Kapitalist üretim birimlerine karşı olduğumuz açıktır. Ancak oradaki üretim ve yaratılan değerleri fabrikaların giriş ve çıkış kapısı arasında yaratıldığını düşünmek ve emek derken de işçi emeğiyle sınırlı görmek bir emek ve değer inkarcılığıdır. Doğru bir topluluklar ekonomisi en başta bu konudaki yanlış anlayışları düzeltmekle kurulabilir. Ne patron ne de işçi ‘bu değerlerin sahibiyiz’ diyebilir. Her ikisi birlikte de değerlerin sahibi olduğunu söyleyemez. Buna karşı çıkmak tarihsel topluma ve ana emeğine saygının gereğidir. Tarihsel olarak böyle olduğu gibi, bugün bile emek ve yaratılan değerler toplumsal bileşik bir değerdir. Bırakalım toplumun kattığı değerleri, kadın ve ana emeği dikkate alınmadan hangi değer doğru ölçülebilir? Kadın ve ana emeği olmadan patron ve işçinin yaşamını idame ettirmesi bile zordur. Bu açıdan kadın emeğinin topluluklar ekonomisinde gerçek değerini bulması gerekmektedir. Zihniyet olarak işe buradan başlamak şarttır. Kadın emeği tüm değerlerin ve emeklerin de anası olarak görülmelidir.
Diğer bir ana ise doğadır. Bir ekonomi ancak doğaya dostsa ekonomidir. Yoksa ekonomi karşıtı olarak görmek gerekir. Ekonomi ancak doğa dostuysa, ekolojikse topluluklar ekonomisi olabilir. Dolayısıyla topluluklar ekonomisi eko-toplum yaratmayı hedeflemelidir. Günümüz açısından endüstrinin kullanımı da eko-endüstri karakterinde olmak durumundadır. Endüstri, birinci doğayı da ikinci doğa olan toplumu da gözeten, bunlarla uyum içinde olan bir karakterdeyse anlamlı ve kullanılabilir bir teknik olarak görülmelidir. Topluluklar ekonomisinde sözü edilen ekolojiyi gözetme temel bir ilke olarak görülmelidir. Kapitalizmin azami kar anlayışı her türlü toplumsal hastalığın kaynağı olduğu gibi, doğanın tahrip olması ve doğa karşıtlığının da temelidir. Doğa, insan ve toplum yaşamının en temel tamamlayıcısıysa ekonominin ekolojik olması şarttır. Bu açıdan giderek gündemleşen eko-köyler doğru bir topluluklar ekonomisinin felsefi temeli olarak bile görülebilir. Kuşkusuz şehirler de ekolojik olmalıdır. Endüstri şehirlerde mutlaka eko-endüstri biçiminde pratikleşmelidir.
Bu konu önemlidir, çünkü doğru felsefi, ideolojik ve teorik çerçeve ancak bu yaklaşımla sağlanabilir. Topluluklar ekonomisinin örgütlü toplumlarla gerçekleşeceği açıktır. Zaten örgütlü toplum demek bir yönüyle de ekonomi anlamına gelmektedir. Ekonominin tek yaratıcı kaynağı ya da anası örgütlü toplumdur. Örgütlü toplum derken demokratik karakteri olan toplumdan, demokratik toplumdan söz ediyoruz. Toplumun gücü ancak demokratik toplumla açığa çıkarılır. Toplumun ekonomik gücü ve potansiyeli de demokratik toplumda pratiğe geçebilir.
Ekonomiyi teknik bir altyapı sorunu olarak görmek yanlıştır. Toplumun var oluş biçimi ve ilk demokratik eylemidir. Toplumun tümünün görüş, tartışma ve kararıyla pratikleşen örgütsel eylem olarak görmek gerekir. Ekonomi tüm topluma ait bir olgudur. Hiç kimseye devredilmeyecek bir toplumsal eylemdir. Ekonomi toplumun var oluş biçimiyse bu hak hiç kimseye verilemez, devredilemez.
Topluluklar ekonomisinde her türlü karar demokratik olarak alınmalıdır. Böyle olursa toplumun ihtiyaçlarını karşılayan bir ekonomi ortaya çıkarılır. Demokratik tartışma ve karar alma yeteneği kaybolduğu an toplumun ihtiyacına göre oluşmuş ekonominin karakteri de kaybolur.
Topluluklar ekonomisinde ne işveren ne de işçi vardır. Herkes kendi işinin çalışanıdır. Topluluklar ekonomisinin temel özelliği budur. Topluluklar ekonomisinde işçilik yoktur.
İnsanın ekonomiden kopartılması tüm yabancılaşmaların temelidir. Bu açıdan tüm toplum ve bireyleri ekonomik faaliyetlerin öznesidir. Tartışma ve kararlarda kesinlikle yerini alır. En önemli demokratik eylem alanı olarak görülüp içinde aktif yer alınır. Bu temel ilke dikkate alındığında topluluklar ekonomisi dışındaki tüm ekonomik faaliyet alanları demokrasi dışıdır. Antidemokratik karakterdeki toplumsal yaşam sonuç itibariyle ekonomik alanın toplumdan ve demokrasiden koparılması ve otoriter bir alan haline getirilmesiyle tanımlanabilir.
Burada bir hususa dikkat çekmek istiyorum. Sendikalar ya da sendikalar yoluyla işçi ücretlerini yükseltme, ekonomik ve demokratik haklar elde etme, emekçilerin ve toplumun mücadelesinin esası olamaz. Sosyalist solun sendikal mücadeleyi fetişleştirmesi bir sapmayı ifade etmektedir. Sendikalara yönelik geçmişte yapılan eleştiriler de doğru bir sosyalist teori,  topluluklar ekonomisi anlayışı ve pratiği ortaya çıkarmamıştır.
İşçilerin, emekçilerin, sosyalistlerin esas mücadelesi işçi örgütlemelerini geliştirip ücret mücadelesi vermek olmamalıdır. Bu anlayıştan kurtulmak gerekir. Sosyalist mücadeleler esas olarak toplumu örgütleyip topluluklar ekonomisi kurmayı hedeflemelidir. Devrim anlayışı da esas olarak toplumun demokratik toplumcu temelde örgütlenip güç yapılması esasına dayandırılmalıdır. Böyle bir örgütlülük temelinde topluluklar ekonomisi yaratmak ve bunun etrafında özgürlükçü demokratik bir sosyalizm kurmak olmalıdır. Yoksa devleti yıkacağız, üretim araçlarına el koyacağız anlayışıyla ne topluluklar ekonomisi ne de sosyalizm gerçekleşir.
Topluma ve toplumun gücüne inanmak gerekir. Eğer sosyalizmden söz ediyorsak patronların fabrikasında çalışmak ve ücret mücadelesinin içine girmek aslında kapitalist sistem içi bir mücadele içine girmektir. Bu nedenle toplumu örgütlemek ve topluluklar ekonomisini yaratmak esas alınmalıdır. Diğer yaklaşım; birileri fabrika kurur, birileri de çalışır anlayışına teslim olmaktır. Eğer bütün değerler toplumun ürünüyse, toplum dışı hiçbir kaynak ve değer yoksa o zaman toplum örgütlü demokratik gücüyle topluluklar ekonomisini kurabilir. Demokratik temelde bir toplumsal örgütlenme ve bunun yerelden genele kadar demokratik konfederal örgütlenmesi gerçekleştirilirse topluluklar ekonomisiyle kendi ekonomik sistemini kurarak alternatif ekonomik modeli ortaya çıkarmak mümkün hale gelir. Örgütlü toplumun buna gücü vardır. Önemli olan doğru bir felsefi ve ideolojik yaklaşımla toplumu bir ekonomik sistemin içine çekmektir. Her ne kadar devletsiz yönetim, patronsuz ekonomik sistem olmaz biçiminde bir ideolojik hâkimiyet kurulmuş olsa da devrimciler, sosyalistler bu ideolojik çemberi kırıp toplumun doğasına uygun topluluklar ekonomisini alternatif bir ekonomik model olarak toplumun önüne koyulabilir.
Bu ekonomik sistem, kapitalizmin tekelleşmesine ve bireyciliğine karşı bir mücadele içinde kurulacaktır. Devletin yıkılmasını beklemeden sosyalist yaşamı ve bunun ekonomik sistemini geleceğe ertelemeden kuracaksak bu yaklaşım esas alınacaktır.
Topluluklar ekonomik sisteminin esası toplumsal mülkiyete dayanmaktadır. Bu bir kamulaştırma değildir. Topluluk mülkiyetini bizzat toplumun örgütlü gücüyle yaratmaktadır. Topluluk mülkiyeti esas olacaktır; ancak devlet yıkma ve üretim araçlarına el koyma gibi bir strateji izlemeyecekse topluluklar ekonomisi yanında diğer mülkiyet biçimleri varlığını sürdürebilir. Diğer mülkiyet biçimleri, topluluklar ekonomisinin gelişmesiyle sınırlanır ve giderek tümden aşılır.
Demokratik modernite dediğimiz demokratik toplumun ekonomik doktrininde bireysel mülkiyete de yer vardır. Tekelleşmeyen, tekel kurmaya ve spekülasyona yönelmeyen küçük ve orta boy işletmeler demokratik toplum ekonomisi içinde kendine yer bulur. Dikkat edilecek temel hususlar çevreye duyarlı, üretken ve işsizliğe yanıt olmasıdır. Bireyin özgürlüğüne, iyiliğine ve güzelliğine hizmet edecek karakterde olması gerekir. Bunların da ancak toplumsal değerlere hizmet ettiğinde, topluluklar ekonomisini tamamlayan ve güçlendiren karakterde olduğunda kabul göreceği açıktır
Topluluklar ekonomisi toplum ihtiyacına göre üretim yapan bir ekonomidir. Kullanım değeri olan üretimler yanında değişim değerleriyle pazarda topluma sunulacak üretimler de yapılacaktır. Pazar, spekülasyon ve azami karı hedefleyen bir araç olmayacaktır. Pazar, kar alanı olmaktan çok, üretilen metaların gerçek değişim değeriyle buluşma alanları olacak, pozitif rol oynayacaktır.
Topluluklar ekonomisinde toplumsal ihtiyaç fazlası üretim stokları ortaya çıkarmaz. Birileri açken bir yerlerde peynir ve tereyağı dağları oluşmaz. Az ve çok gelişmiş alanlar, köy-kent zıtlığı ya da dengesizliği ortaya çıkarmaz. Ekonomik bunalımlar ve işsizlik topluluklar ekonomisinde olmaz. Bilim tekniğin ve insan aklının geliştiği günümüzde bunlar varsa orada sorunlar ve terslikler var demektir. Bu terslik de kapitalizmdir ve onu doğasıdır.
Topluluklar ekonomisi örgütlü toplumla bugün de kurulabilir. Bu konuda en bilinen modeller komünler ve kooperatiflerdir.
Komün genelde en küçük ekonomik birim olarak anlaşılsa da komünü bir yaşam biçimi olarak anlamak gerekmektedir. Aslında komün; ekonomik, sosyal, kültürel ve demokratik siyaset alan bütünlüğünü ifade etmektedir. Ahlaki-politik toplumun en temel örgütlü yaşam ölçüsü olarak görülmelidir. Komünler eskiden sadece köy komünleri olarak anlaşılırdı, artık topluluklar yaşamının tümünü komün yaşamı olarak görmek doğrudur. Her yaşam ve çalışma ünitesini bir komün olarak ele almak daha doğrudur. Köy komünleri olacağı gibi mahalle komünleri de olur. Daha doğrusu ister köy ister kentte olan herkes bir komün yaşamı içinde olmalıdır. Komünü olmayan tek bir kişi kalmamalıdır.
Bir köy komününü tanımlarsak komün yaşamı daha iyi anlaşılabilir. Köy komünü sadece ekonomik yaşamın değil; tüm sosyal ve kültürel yaşamın gerçekleştiği bir ünite olarak ele alınmalıdır. Demokratik siyaset de bu komün içinde pratikleşir.  Komün içinde her karar demokratik görüş, tartışmayla ortak alınır. Alınan kararlar çerçevesinde birçok planlama ve görevlendirmeler yapar. Bir koordinasyon tarafından bu plan ve kararların pratikleşmesi sağlanır.
Komünler bu yönüyle köy meclisi ve yürütmesi görevini de üstlenmiştir. Kuşkusuz ekonomik ihtiyaçlar, kararlar ve planlamalar da bu komünlerden belirlenir. Komünler bu yönüyle sadece köylerde topluluklar ekonomisini gerçekleştirmez, tüm toplumsal yaşamın demokratik platformu ve pratikleştiği yerlerdir.
Mahalle komünleri de bir köy komünü gibi örgütlendirilip yaşamsallaştırılabilir. Kuşkusuz bu mahalle İstanbul’un mahalleleri gibi bir kent büyüklüğünde yerleşim yerleri olmamalıdır. Mahalle komünleri, köy komünleri gibi doğrudan demokrasinin en iyi biçimde pratikleştiği üniteler olmaktadır.
Topluluklar ekonomisinin en bilinen örgütsel modeli kooperatiflerdir. Kooperatifler, reel sosyalizm pratiğinde ve bugüne kadarki uygulamalarda doğru ele alınmadığı için bir itibar kaybına uğramıştır. Ancak demokratik bir karaktere kavuşturulursa birçok ekonomik alan açısından canlandırılarak ekonomik platformlar haline getirilebilir. Kuşkusuz birçok kooperatif biçimi olabilir. Tarım, ticaret, üretim, tüketim, ulaşım vb. kooperatifler kurulabilir. Kooperatifler, birilerinin işçi birilerinin işveren olduğu kurumlar olmadığı gibi, demokratik işleyişle kurumlaşmaları gerekmektedir. Herkes kendi işinin çalışanı olacaktır.
Hangi ürünün ne kadar ve ne kalitede üretileceği; bunlarla hangi ihtiyacın karşılanacağı tamamen bir kooperatifin kurulduğu alandaki tüm insanların katıldığı tartışmalarla belirlenecektir. Eğer sadece kendi ihtiyaçları için değil, başka ihtiyaçları karşılamak için değişim değeri olacak biçimde üretimler yapılacaksa bu da tartışmalarla olacaktır. Kuşkusuz önceden başka toplulukların ihtiyaçları tespit edilecektir. Kar amaçlı değil, başka mallarla bir değişim değeri yaratacak biçimde ve ihtiyaç ölçüsünde üretim yapılacaktır.
Topluluklar ekonomisini yerel, bölgesel ve ülke çapında ele almak gerekir. Üç temel alanın ihtiyaçları gözetilecektir. Yerel ihtiyaçları karşılayan üretim kooperatifleri olabileceği gibi, bölgesel ve genel ülke ihtiyaçlarını karşılayan üretimler de yapılabilir. Bölgesel ve ülke genelindeki meclislerde bu yönlü topluluklar ekonomisi kurulması kararlaştırılabilir. Bu açıdan yerel ve bölgesel ülke meclislerinin denetiminde ekonomik koordinasyon birimleri kurulabilir. Bunlar yerel ekonomik birimlerle ilişki içinde bölge ve ülkesel ölçekte topluluklar ekonomisinin kurumlaşmasını sağlarlar. Tüm bu çalışmalarda yereli ilgilendiren boyutlar kesinlikle ancak yerel meclislerin kararlarıyla pratikleştirilir. Görüldüğü gibi bu tür ekonomik üniteler ancak demokratik iradeler sonucu pratikleşir. Ekonomi bile başlı başına demokratik siyasetin pratikleştiği bir alan olmaktadır. Bu çerçevede ekonominin insanlığın ilk demokratik eylemi olduğu değerlendirmesi daha iyi anlaşılmaktadır.
Topluluklar ekonomisi doğrudan demokrasinin en işlevsel alanıdır. Böylece toplumun demokratik siyasi kültürü de gelişerek yalnız ekonomi alanında değil, tüm alanlarda demokratik siyaset etkili biçimde devrede olur. Böylece toplumun kendi emeğine, kendi yaşamına yabancılaşması ortadan kalkacağı gibi, demokratik siyasete de ilgi artacaktır.
Topluluklar ekonomisi kısmen kooperatif, organik tarım kooperatifleri, anti-tekel, yerel ekonomik birimler, eko-köyler biçiminde pratikleşebilir.
Organik tarım ve eko-köyler topluluklar ekonomisinde geliştirilecektir. İhtiyaca göre kooperatifler olacaktır. Ancak tüm bu ekolojik ekonomik faaliyetlerin yanında eko-endüstri ilkesine uygun olarak bilimsel teknik gelişmeler de üretime yansıtılacaktır. Kuşkusuz tarımda da bu teknik gelişmeler kullanılacaktır. Ancak organik tarım ve ekoloji ilkesine uygun olarak değerlendirilecektir. Bu teknik gelişmelerin eko-endüstri ilkesine bağlı olarak şehir ekonomisine yansıtılması kentlerin obez haline getirilmesi anlamına gelmez. Bu ilkelere ve ölçülere dikkat edilirse Eko-endüstrinin olduğu şehirler yaratmak mümkündür.
Şehirler de ekonomik gelişmenin sonucu ortaya çıkmışlardır. Dolayısıyla günümüzde şehirler de gereklidir, anlamlıdır. Ancak kırı, hatta kentleri yutan bir kentleşme bile çok boyutlu hastalıklar üretir. Bu nedenle bilimsel teknik devrim dizginsiz, kontrolsüz biçimde ekonomik yaşamda yerini alacaktır anlamına gelmiyor. Bu tür kentleşmeler devletçi ve sömürücü zihniyetin ürünüdür.
Topluluklar ekonomisi sadece temel ihtiyaçların karşılandığı ekonomi değildir. Çünkü ihtiyaçlar giderek artmaktadır. Bu da topluluklar ekonomisinin karşılaması gereken yeni talepler olacağını göstermektedir. Bu ihtiyaçlar da yine yerel, bölgesel ve ülke genelinde tartışılarak belirlenir. Bu yönlü üretimler sağlayan ekonomik birimler kurulur. Demokrasi ekonominin temel ilkesi olunca bu da toplumun ve bireylerin temel ihtiyaçlarını karşılayan bir denge içinde gerçekleşir.
Ekonomide verimlilik, ihtiyaçlar ve kalite de dengeli biçimde gözetilir. Kapitalist sistem ile yan yana bir ekonomik model olduğu için topluluklar ekonomisi kapitalist sistem eleştirisi üzerinden şekillenip alternatif bir sistem haline gelirken onun tüketim toplumu anlayışına düşmeden toplumun ve bireyin ihtiyaçlarını karşılayabilir. Kapitalist sistemin kışkırtmalarını başarısız kılan bu tür üretim departmanları da yine toplumun tartışmalarıyla kurulabilir.
Eğitim ve sağlık kurumlarında tekniğin tüm imkânlarından yararlanmak önemlidir. Bu konularda ihtiyaçlar en iyi biçimde karşılanmaya çalışılır. Bu alanlarda tamamen toplumsal nitelikte ve karşılıksız hizmet sunan bir sistem kurarlar. Bu alanlar dışında özel mülkiyet ve özel girişimler tekel olmadan yaşam bulabilir.
Topluluklar ekonomisi esas olarak toplumun bütün ihtiyaçlarını karşılayacaktır. Bunun yanında bireyin sağlığı, eğitimi ve sosyal gelişimi için gerekli ihtiyaçları da sağlayacaktır. Ancak doğayı, toplumu ve ahlakı tüketen ve insanları tüketim peşinde koşturan şartlanmış varlıklar haline getiren tüketim toplumu gerçeğine de karşı çıkılacaktır. Kapitalizmin en yüksek kara ulaşmak için bireyciliği ve bu temelde tüketimi körüklemesinin önüne eğitim ve sosyal çalışmalar güçlendirilerek geçilecektir. Zaten kapitalizmin tüketim toplumu karşısında insanlığı, toplumculuğu ve toplumsal ahlakıyla alternatif olacaktır. Bireyciliğin, bencilliğin hazzı yerine, toplumculuğun, dayanışmanın ve o güne kadar yaratılmış toplumsal değerlerin hazzı baskın çıkacaktır. Böylece birey gerçek anlamda toplumsallığı içinde kendi değerinin anlamına daha fazla kavuşacaktır.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: