Barış ve Demokrasi Partisi

Archive for Temmuz 2011

DTK: Tepkiler ne olursa olsun özerklik inşa edilecek

Sonuç bildirgesini açıklayan DTK 5. Genel Kurulu’nda PKK lideri Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü için inisiyatif kurulması kararı alındı.

Demokratik Özerkliğin ilanının tarihi bir adım ve karar olduğuna dikkat çekilen bildirgede ‘’DTK’nin aldığı bu kararla yeni bir süreç başlatmış ve herkesi de bu süreçte rengini belli etmeye davet etmiştir. Tepkiler ne olursa olsun demokratik özerkliği inşa etme ve kurumsallaştırma çalışmaları devam edecektir’’ denildi.

Bedenlerini ateşe veren Mustafa Malçok, Evrim Demir ve Mehmet Ayık’a adanan Demokratik Toplum Kongresi (DTK) 5. Genel Kurulu sonuç bildirgesi açıklandı. İki gün süren genel kurula, 43 ilden gelen 850 delege katıldı.

Genel kurulun sonuç bildirgesini okuyan DTK Sözcüsü Cemal Coşkun, genel kurulun “siyasal süreç, Ulusal Konferans, Demokratik Özerkliğin inşası ve seçim” gündemleriyle toplandığını belirterek, önemli kararlaşmalara gittiklerini söyledi.

AKP SÜRECİ SABOTE EDİYOR

Tarihsel bir süreçte Kürt sorunu ve Türkiye’nin demokratikleşme sorununun barışçıl temelde çözümünün gerçekleşmesi için yürütülen diyalog sürecinin tarifi zor bir tıkanma ile karşı karşıya geldiğini ifade eden Coşkun, “Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan inanılmaz bir emek ve çabayla barışı inşa iradesini açığa çıkarmada belirleyici rolü oynamıştır. Heyet ile yapılan görüşmeler, oluşan protokol metinleri ve kamuoyunda gelişen çözüm umudu doğruya ve ahlaka yakınlığın iyi birer sonuçları olarak topluma nefes aldırmıştır. Ancak AKP hükümeti süreci sabote etmiş, bugüne kadar uygulanan ve sonuç alınmayan yöntemleri esas alarak büyük bir savaş ve tasfiye planının hazırlığı içinde olmuştur. Uluslararası tekelci güçlerin desteği ile askeri operasyonları yoğunlaştırmış, kirli bir Türkiye İran, Irak ittifakı ile Kürt özgürlük mücadelesini imha konseptini devreye koymuştur. Tüm Kürdistan halkının oluşan statüsünü ortadan kaldırmayı ve Ortadoğu da gelişecek yeni dizaynın Kürtsüz olmasını hedeflemiştir” dedi.

İran’ın Federal Kürdistan Bölgesi’ne yönelik operasyonuna dikkat çeken Coşkun, “Uluslararası tekelci güçlerin ‘önce çatıştır sonra müdahale et’ kuralı, uzlaşıya eklenince İran devletinin 17 gündür devam eden Güney Kürdistan’ı işgal harekâtı sessiz karşılanmaktadır” ifadelerini kullandı.

DTK’NIN TEMEL POLİTİK HEDEFLERİ

Genel kurulda alınan kararları anlatan Coşkun şöyle dedi: “Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın ‘çekiliyorum’ açıklaması karşısında 5. DTK kurulu kendi çalışmalarını gözden geçirmiş, barış için direniş ve mücadele zenginliğini yeterince pratikleştiremediği için özeleştirisini geliştirmiştir. Demokratik çözüm için Sayın Öcalan’ın ifade ettiği ‘sağlık, güvenlik ve özgürlük’ ilkelerini DTK temel politik hedefler olarak belirlemiş, bu ilkelerin hayata geçirilmemesi durumunda bir çözümün gelişme umudu olmayacağından hareketle demokratik kamuoyunu duyarlı olmaya ve tarihi bir sorumluluk üstlenmeye çağırmıştır. DTK dönem anlayışını Sayın Öcalan’ın geliştirdiği ilkesel bir tutumun gereği olarak, kendisi ile samimi ve dürüst müzakere geliştirilinceye, sağlık, güvenlik, özgürlük ilkeleri uygulanıncaya kadar bir topyekûn direniş iradesi olarak tanımlamıştır. Sayın Abdullah Öcalan’ın muhataplıkta tek adres rolüne yönelik yanlış hesapları Kürt halkının siyasal iradesine saldırı saymakta, Kürt halkını topyekûn direnişe davet etmektedir. Bu temelde Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü için siyasi, diplomatik ve hukuki alanda çalışmalar yürütecek bir inisiyatifin oluşması kararına varmıştır.”

İŞGALE KARŞI DİRENİŞ ÇAĞRISI

İran’ın Federal Kürdistan Bölgesi’ne yönelik operasyonuna ilişkin ise Coşkun, “Kurulumuz bu paralelde İran devletinin Kürdistan’ı işgal saldırısını kapsamlıca ele almış saldırıyı nefretle kınamıştır. İşgal girişimi Güney Kürdistan federal bölgesinin iradesine ve haklarına bir saldırıdır. Bu doğrultuda işgal saldırısını tüm Kürdistan halklarına saldırı olarak tanımlamış ve buna karşı direniş kararlılığına ulaşmıştır. Kürdistan topraklarında sınırların meşruiyeti kalmamış ve tüm Kürt halkının kendini savunma hakkı doğmuştur. DTK tüm Kürt halkına, bölge halklarına ve uluslar arası kamuoyuna işgale karşı tutum alma ve direnme çağrısı yapar” dedi.

ULUSAL KONFERANS İÇİN KARAR

Coşkun, Kürt Ulusal Konferansı’na ilişkin yapılan tartışmalara değinerek şunları belirtti: “Gelinen aşama; belirli bir hazırlık düzeyine ulaşan, ulusal konferansın aciliyetini ve önemini bir kez daha açığa çıkarmış, sürecin hızlandırılması gerektiği belirtilmiştir. Türkiye, İran ve Irak kirli ittifakı öncelikle oluşan Kürt ulusal birliğini ciddi bir tehdit olarak görmekte ve ulusal birliğin kurumsal yapısının oluşmasını engellemek için her türlü yönteme başvurmaktadır. Türkiye destekli, İran devletinin işgal girişiminin ulusal birlik ve ulusal konferans çalışmalarına saldırı olduğu açıktır. DTK Kürt halkının statüsüzleştirilmesi planına karşılık, tüm ulusal güçlerin birliğini daha da ilerleterek cevap verilmesi inancını tazelemiştir” şeklinde konuştu.

‘DEMOKRATİK ÖZERLİK AYRILMA, KOPUŞ DEĞİLDİR’

Coşkun, Demokratik Özerkliğe ilişkin ise “Demokratik Özerklik asla ve asla devlete karşı devlet, iktidara karşı iktidar kurmak değildir. Toplumun devletleştirilmesi ve millileştirilmesine karşı toplumun devlet dışı örgütlenmesidir. Yani az devlet çok toplumdur. Bu anlamıyla demokratik özerklik canlı bir organizma gibi sürekli gelişim ve inşa halindedir. Özgür gelişimini ve iradi yapısını engelleyecek devleti ikili hukuk yöntemi ile düzenler ve güvenceye kavuşturur. Bu anlamı ile demokratik özerklik ilanı bir irade beyanı, demokratik özerkliği inşa çalışmaları ise toplumsallığın özyönetimini kurmaktır. Kürt halkı siyasal statüsünü yukarıda tarif edilen özgürlük anlayışına dayandırmaktadır. Kürtler ve DTK ayrı bir devlet ilanı gerçekleştirmiş gibi bir tutum ve saldırı söz konusudur. Bu şekilde çarpıtılarak tartışmalar başka bir mecraya çekilmek istenmektedir. Bunun bir devlet ilanı ya da ayrılma veya kopuş ilanı olmadığı bilinmektedir” dedi.

‘BÜTÜN TEPKİLERE KARŞI ÖZERLİK İNŞA EDİLECEK’

Coşkun, “Kürtlerin ortak ve birlikte yaşamdan yana olduğu da bilinen bir tutumdur. Çok açık ve net bir şekilde bir kez daha dile getirmek gerekirse biz başta Kürt sorunu olmak üzere tüm sorunlara çözümsüzlüğü dayatan devletçi zihniyet ve yapılanmalara karşı kendi toplumsal demokratik çözüm modelimizin ilanını gerçekleştirdik. Bunu Kürt halkı ve tüm halklar için öngörüyoruz. Demokratik Özerklik Kürt halkının Kürdistan coğrafyasında kendisi için belirlediği statüdür. İlan sonrasında yaşanan tüm gelişmeler Demokratik Özerkliğin ilanının çok tarihi bir adım ve karar olduğunu göstermiştir. Kürt halkı ve onun en meşru ve geniş iradesi olan DTK’nin aldığı bu kararla yeni bir süreç başlatmış ve herkesi de bu süreçte rengini belli etmeye davet etmiştir. Bunun yanı sıra, bu irade beyanına yaklaşım ve tepkiler ne olursa olsun demokratik özerkliği inşa etme ve kurumsallaştırma çalışmaları devam edecektir. Bu çözümün hazırlanacak yeni anayasada yer alması için mücadelesini yürütecektir” diye konuştu.

Coşkun, son olarak şunları belirtti: “Sonuç olarak, Kürt halkı ve demokrasi güçleri olarak kirli ittifaklarla, inkar ve imhaya dayalı politikalarla Kürt ulusal birliğimize ve kendimizi yönetme irademize dönük bu saldırıları kınamakla birlikte bu politikaları boşa çıkarmaya dönük güç, birlik ve iradeye sahip olduğumuzu ve direneceğimizi bir kez daha vurgulamak isteriz. Her koşul altında Kürt halkı olarak ‘ulusal varlığımızı koruyacak, özgürlüğümüzü sağlayacağız.”

 

Reklamlar

Ekonomi öz itibariyle insanların varlığını sürdürmek için maddi yaşam nesnelerini elde etmesidir. Toplumsallık söz konusu olunca sadece fiziki varlığını sürdürme ihtiyaçları değil, yaşamı kolaylaştıran ve toplumsallığı güçlendiren maddi nesneler de ekonominin konusudur.

Akif Ali

Ekonomi, insana has bir konuysa bunun toplumsallıkla bağını ortaya koymak gerekir. Ekonominin kök hücresi toplumsallıktır. Ekonomi toplumsallıkla yaratılmıştır. Bu gerçekliği görmeden yapılan ekonomik değerlendirmeler ekonominin karakterini görmemizi engeller. Bu açıdan ekonomi değerlendirmeleri yapılırken ya da bir faaliyetin gerçek ekonomi olup olmadığını değerlendirirken bunların toplumsallıkla ne kadar bağı olduğunu ortaya koymak gerekir. Toplumsallığı güçlendiriyor mu, yoksa zayıflatıyor mu? Bu sorunun cevabı, bu faaliyetin ne kadar ekonomi olduğunu ortaya koyar.
Toplumsallık ve ekonomi arasındaki bağı kurarken kadının bu ekonomi içindeki yerinin ne olduğunun değerlendirilmesi de önemlidir. İnsanlığın toplumsallığında kadının rolü tartışmasızdır. Dolayısıyla ekonominin yaratıcısı kadın öncülüğündeki toplumdur.  Sadece çocuk yetiştirme değil, ekonominin temel altyapısı olan toplumsallığın yeniden üretimi de esas olarak kadına aittir. Kadın emeğinin değerlendirilmediği, kadın emeğini dışta bırakarak yapılacak ekonomi tanımı ve değerlendirmelerinin eksik kalacağı baştan kabul edilmelidir.
Ekonomi, insanın doğayla doğru bir ilişkisinin ve doğaya insan elinin değmesiyle ortaya çıkan bir faaliyettir. Doğanın bu imkanı vermesi, insanın doğaya kutsallık bahşetmesini beraberinde getirmiştir. Zaten insanının ilk kutsalları doğa, toplum ve kadındır. Doğa ilk bilinç haliyle hemen kutsallık kazanmıştır. İlk insanlar doğayı vahşi görmemiş, ana kucağı gibi ele almıştır. Zaten ilk insanlar doğada her şeyin bir canı olduğunu düşünmektedir. Doğal felaketler bile doğayla doğru kurulmayan ilişkinin cezalandırılması olarak görülmüştür. İnsanın ilk beslenme ve barınma imkânlarını doğada bulması ekonomiyle doğa dostluğunu ortaya çıkarmıştır. Dolayısıyla bir faaliyetin gerçek bir ekonomi olup olmadığı yapılan faaliyetin doğaya yaklaşımıyla belli olur.
Toplumun ilk temel faaliyeti ekonomi olduğu gibi, aynı zamanda toplumun ilk demokratik eylemi de ekonomidir. Demokrasi olmadan ekonomik faaliyeti gerçekleştirmek mümkün değildir. Toplumda ekonomik faaliyeti gerçekleştirmek için demokrasiye ihtiyaç vardır. Toplum varlığını ekonomiyle sürdürebilir. Bu açıdan ekonomi toplumun en demokratik eylemidir. Zaten gerçek toplumsallık ancak demokratik yaşamla mümkündür. Belki ilk demokratik yaşam ve kültür düşünüldüğü gibi çok bilinçli ve kapsamlı bir karaktere sahip değildir. Toplumsallığın ancak demokrasiyle demokrasinin de toplumsal yaşamla somutlaşması konusunun bilinçli olmaması bir kusur değil; bu iki olgunun olmazsa olmazlığını göstermektedir. Bu yönüyle demokratik olmayan toplumsallık, toplumsal olmayan demokrasi kesinlikle bir sapmayı ifade etmektedir. Ekonomi insanlığın ilk demokratik eylemiyse, diğer bir deyişle ekonomi demokrasiyse bir faaliyetin ekonomi olup olmadığını anlamak için demokratik karakterde olup olmadığına bakılmalıdır.
Ekonomiyle ilgili her düşünce, doktrin ve pratik bu dört temel parametreyle değerlendirilmelidir. Buna göre bir faaliyetin ekonomi olup olmadığına ya da nasıl bir ekonomiye ait olduğuna karar verilebilir.
Eğer insanlıkla ilgili, toplumla ilgili bir faaliyetten söz ediyorsak ekonominin böyle ele alınması gerekir. Gerçek bir ekonomi yaratılacaksa bu dört temel parametrenin gözetildiği ve uyumunun sağlandığı bir eksen esas alınmalıdır. Biz insanlığımıza saygının gereği bu dört temel parametreleri esas alan değerlendirmeler yapacağız. Bunun dışında ekonomi denen her faaliyeti sorgulayacağız. Gerçek ekonomik faaliyetten bir sapma ya da bir ekonomik faaliyete karşı bir savaş olarak göreceğiz. Bu dört temel parametrenin bulunduğu ekonomide toplumsal ihtiyaçlar esastır. Kuşkusuz bu toplumsal ihtiyaçlarla bireyin ihtiyaçları karşılanmaktadır. Toplumsal ihtiyaçlarla bireysel ihtiyaçlar arasında bir çelişki yoktur. Doğrudan bireyin ihtiyaçlarının karşılanması da sonuçta toplumun bir ihtiyacını karşılamış olmaktadır.
Gerçek ekonomik faaliyetin amacı sömürü olmadığı gibi, içinde de hiçbir sömürü ilişkisi barındırmaz. Ekonomik faaliyette birileri bir şeylerin sahibi, diğerleri de işçi ve çalışan değildir. Herkes toplum için, yani kendisi için çalışandır. İşle çalışan insan arasında bir yabancılaşma yoktur. Eğer bir yerde sömürü varsa, bu aslında toplumsallıktan, ekonomiden ve demokrasiden bir sapmayı ifade eder.
İnsanlar ilk önceleri ürün fazlasını biriktirmeyi bir kötülük olarak görmüşlerdir. Birikim yapmayı hep ayıplamışlardır. Gerekli hallerde birikimi de bir toplumsal değer olarak görmüşlerdir. Bu nedenle birikimin dağıtımını ahlaki değerlerden biri olarak benimsemişlerdir. Birikim sadece bir sömürü olarak da görülemez. Toplum ihtiyaçları dışında birikim yaratmak ve birilerinin elinde birikim varken diğerlerinde olmaması esas olarak da ahlaka ve toplumsallığa bir saldırıdır. Zaten toplumsal değerlere ilk saldırılardan biri de birikime el konulmasıdır.
Birikim ve sömürüyle birlikte ilk toplumsal sorunlar ve toplumun dağıtılması süreci başlamıştır. İlk defa birileri bir şeylerin sahibi, diğerleri de bu sahiplerin işinde çalışan insanlar haline gelmiştir. Hiyerarşi, devlet ve sömürüyle birlikte insanlık bir paradigma değişimi yaşamıştır.
Devlet olmadan toplum yönetimi olmayacağı; birilerinin toprağa, üretim araçlarına sahip olacağı, diğerlerinin de çalışacağı yeni bir paradigma ortaya çıkarmıştır. Kimsenin kimseyi yönetmediği, kimsenin sömürülmediği paradigma unutturularak, köleliği getiren böyle bir paradigma tüm topluma hakim kılınmak istenmiştir. Bugün bu paradigmanın bilinçaltına sokulduğu ve derinleştirildiği görülmektedir. Devletsiz toplum yönetimi, patronsuz-işçisiz bir ekonomik yaşam algılanamıyor. Mutlaka devlet olacak, birileri işyeri sahibi olacak, diğerleri de çalışacaktır. Bastırma ve sömürünün kendini hakim kılması esas olarak da bu paradigma ve zihniyetin toplumda içselleştirilmesiyle gerçekleştirilmiştir.
İnsanlık ve toplum esas olarak egemenliği ve sömürüyü düşünmeyen bir paradigmaya sahiptir. Bunları aklına getirmesi bile mümkün değildir. Zaten devleti ve sömürücü yaşamı kolay kolay kabul etmemiştir. Nasıl ki devletin ortaya çıkmasıyla sanki doğal toplum, komünal demokratik yaşam bitmiş algısı ve değerlendirmeleri büyük bir yanılgıysa, sömürücü sistemin ortaya çıkmasıyla toplumun demokratik ve doğayla uyumlu ekonomisinin bittiğini düşünmek de bir o kadar yanılgılıdır. Devlet yanında her zaman devlet dışında yaşayan bir ahlaki ve politik toplum var olduysa, sömürünün olmadığı bir ekonomik yaşam da var olmuştur. Köy toplumları uzun süre, hatta yakın zamana kadar ağırlıklı olarak bu karakterdedir. Toprağı gasp ederek birilerini serf yapan bir sistem olmuşsa da kendi toprağında çalışan köylüler her zaman var olmuştur. Bu köylülüğün bilincinde kendi işinin sahibi olmak önemlidir. Öyle ki köyden şehre göç ettiğinde eğer biraz imkanı varsa ilk önce kendine bakkal ve benzeri işyeri açmak istemesi bu kültürün dışa vurumudur. Köyden göç edenler ilk önceleri, zorunlu olmadıkça işçi olmaya direnmişlerdir. Ancak kapitalizm koşullarında fazla direnemeyerek başkalarının işçileri haline gelmişlerdir.
Kuşkusuz bugün mutlaka birilerinin iş sahibi, diğerlerinin ise işçi olacağı bir zihniyet hâkimdir. Ekonomi denildiğinde bu anlaşılmaktadır. Ancak insanlığın ahlakında ve özünde esas olarak başkasının işçisi olmadan, herkesin kendi işinin sahibi olduğu toplumsal ve demokratik bir ekonomik zihniyet bulunmaktadır. Bunun açığa çıkarılarak özgürlükçü demokratik toplum, paylaşımcı yeni bir ekonomik sistemin kurulması ihtiyacı vardır. Böyle bir ekonomik model ortaya çıkarmadan, bunu toplumsal yaşamın, hatta demokrasinin temeli yapmadan özgürlükçü ve demokratik sistem kurmak mümkün değildir. Ne zaman ki demokratik bir yönetim ve patronsuz ekonomik yaşam düşünülürse o zaman insanlık gerçekten var oluş karakterine uygun yeni bir yaşama kavuşacaktır. Aksine devletli ve patronlu bir dünyada özgürlük ve demokrasi aramak ham bir hayaldir. Demokratik yaşamla ekonomi arasında doğrudan bir bağ vardır. Gerçek ekonomi demokrasiyi, gerçek demokrasi de toplumsal ekonomiyi gerektirir.
Özgürlükçü demokratik sistemin ekonomik yaşamının nasıl olması gerektiğini ortaya koymadan kısaca kapitalizmi ve bunun ortaya koyduğu yaşamı irdelemek gerekmektedir.
Kapitalizm bugün dünyada hâkimdir. Bu hâkim sistem köleciliğin ortaya çıkmasından bu yana devletçi sistem ve buna dayalı sömürü sisteminin en tekâmül olmuş halidir. Artık-değer ve birikimin birilerinin eline geçmesiyle başlayan toplumsal sorunlar bugün kapitalizmin hâkim olduğu dünyada zirve yapmıştır. Tüm toplumsal sorunlar kriz ve kaos niteliğindedir. Doğa da kapitalizmi kaldırmayarak SOS işareti vermektedir. Kapitalizmin merkezleri olan şehirler insanlığı bugün tamamen kanserli bir toplumsal yaşama mahkûm etmiştir. Öyle ki kapitalizm bugün hâkim olduğu ülkelerde bile sorgulanır hale gelmiştir. Ancak doğası gereği düzeltmek mümkün değildir. Azami kar kanunu kapitalizmi var eden özellik olduğundan bu sorunlar var olmaya devam edecektir. Sadece rötuşlarla, palyatif tedbirlerle rahatsız edici sonuçlar ve yöntemler örtülmeye çalışılmaktadır.
Kapitalizm, bugün insanlığın tarih boyu en fazla ayıpladığı ve kabul etmediği birikim ve faizciliği normal hale getirmiştir. Aslında bu sistem insanlığın lanetlediği ve en kötü durum olarak gördüğü soyguncular, korsanlar, yol kesip insanların mallarına el koyanlardan daha lanetlidir. İnsanlığın bu sisteme bir gün bile tahammül etmesi düşünülemez. İnsanlık ahlakı bu sistemi kabul etmez. Bir gün bile kabul edilmeyecek bu sistem kendisini zor sistemiyle sürdürmektedir. Ancak esas olarak da kendisine ideolojik zırhlarla meşruiyet sağlamıştır. Birçok ideolojik araçla kendini meşrulaştırarak ayakta kalmaktadır. Bu ideolojik saldırı ve hâkimiyet olmazsa insanlık kapitalist sistemi kısa sürede sahiplerinin başına yıkar. Bu sisteme bir gün bile tahammül etmez. Kırk haramilerden milyon kat daha harami olan bu sistem nasıl ayakta kalıyor sorusunun cevabı, etrafındaki ideolojik zırhın karakteriyle ilgilidir. Bu zırha rağmen bu sistemin sahiplerinin başına yıkılacağı zaman uzak değildir. Ömrünü yüz yıl bile uzatması mümkün değildir. Kapitalist sistem şahsında devletçi sistemin ömrünün sonuna gelinmiştir. Kaos halini yaşayan sistem sonun başlangıcını yaşamaktadır.
Ekonominin dört temel parametresi (toplumsallık, kadın, çevre ve demokrasi) dikkate alındığında kapitalizme ekonomi denilemez. Bu nedenle kapitalist toplum ve kapitalist ekonomi kavramları tamamen ideolojik olarak üretilmiş meşruiyet kavramlarıdır.
Bir ekonominin ekonomi olabilmesi için toplumsal karakterde olması gerekir. Günümüzde toplumsallığı kapitalizm kadar dağıtan başka bir etken var mıdır? Toplumsal ahlakı kapitalizm kadar bozan başka bir etken var mıdır? Bu açıdan kapitalizme ekonomi demiyoruz. Çünkü toplumsallık karşıtıdır. Kan emici vampirler gibi toplumsallığı tüketerek kendini yaşatmaktadır. Kapitalizm ve sosyalist ekonomiyle ilgili değerli araştırmaları olan Roza Luxemburg, kapitalizmin kapitalizme açılmamış toplumsal alanları tüketerek yaşadığını kapsamlıca izah etmektedir. Her ne kadar kapitalizmi bir ekonomik sistem olarak ifade etse de değerlendirmeleri kapitalizmin bir ekonomik sistem olmadığına dair veriler ortaya koymaktadır. Roza Luxemburg’un söyleyemediği “kapitalizm ekonomi değildir” gerçeğini bugün Abdullah Öcalan ortaya koymaktadır.
Bu tespit çok önemlidir. Kapitalizm ekonomi olmadığı gibi, kapitalist toplum diye bir gerçeklik yoktur. Kapitalizm toplum karşıtıdır. Toplum karşıtı olan bir olguyu bir toplumsal sistem gibi göstermek en büyük yanıltma durumudur. Bu yanlışa Marksistler ve tüm sosyalistler de düşmüştür. Bu da kapitalist sistemin kendini meşrulaştırmasında ve ömrünü uzatmasında önemli rol oynamıştır. Halbuki kapitalizm toplum karşıtıdır. Varlığını toplumu tüketerek sürdürmektedir. Kanserli hücreler nasıl ki sağlıklı hücreleri yiyerek çoğalıyorsa, kapitalizm de toplumu yiyerek büyüyor. Bu açıdan ekonomi olmadığı gibi, toplum karşıtıdır. Zaten toplum karşıtı olanın ekonomi olması mümkün değildir.
Kapitalizm, liberallerin söylediği gibi pazar ekonomisi de değildir. Aksine pazar karşıtıdır. Pazarda fiyatlarla oynayarak, spekülasyon karı ile kendini büyütmektedir. Sanıldığı gibi malların gerçek değişim değerine göre bir değişim ve fiyatlandırma söz konusu değildir. Pazara kapitalizm dönemi kadar müdahale görülmemiştir. Zaten kapitalizm azami kara dayandığından bunu da en fazla pazarda fiyatlarla oynayarak gerçekleştirmektedir. En büyük karları bu yolla elde etmektedir. Günümüzde borsalarla bir kumar sistemi kurmuş olması kapitalizmin pazar karşıtı olmasının başka bir dışa vuruş biçimidir. Borsa da kapitalizmin pazar anlayışının bir biçimidir. Ama serbest pazar niteliğinde olmadığı açıktır.
Para ve kredilerle oynama sonucu halkların değerlerini bir saat içinde tekellerin kasalarına aktardığı bilinmektedir. Ekonomik kriz dedikleri dönemlerde birilerinin iflas ettirilerek başkalarının zengin ettirildiği tartışmasızdır. Hiçbir değer iflasla yok olmayacağına göre, mutlaka birilerinin kasaları dolmaktadır. Tüm bunlar kapitalizmin ekonomi olmadığının kanıtıdır.
Tüm sorunların ilk olarak devlet yönetimi ve sömürüyle ortaya çıktığını belirttik. İktidar tekelleri tüm sosyal sorunların kaynağı olduğu gibi, tüm ticaret, tarım, finans tekelleri de sosyal sorunların kaynağıdır. Zaten iktidar tekelleri ve devlet olmadan ticaret, tarım ve finans tekellerinin var olması mümkün değildir. Dolayısıyla kapitalizme karşı mücadele ve bu sistemin aşılması özgürlükçü ve demokratik bir siyasal ve sosyal yaşam için şarttır.
Demokratik yaşam sadece siyasal ve sosyal alandaki demokratik örgütlenmelerle gerçekleştirilemez. Mutlaka ekonomik alanın da demokratikleşmesi gerekir. Zaten özünde ekonomi insanlığın ilk demokratik eylemidir. Toplumsallık ve demokratik değerler ekonomik yaşam etrafında şekillenmiştir. Bu açıdan demokratik ve toplumsal bir ekonomik yaşam yaratmak çok önemlidir.
Devlet ve egemen sınıfların ekonomik alanı gasp ederek bu alanı sadece bir sömürü alanı haline getirerek toplumun temel faaliyeti olan ekonomik yaşamı özünden uzaklaştırmışlardır. Hatta toplumun ekonomik yaşamı kuramayacağını, ancak devletin ya da mülk sahiplerinin işyerlerinde çalışılarak toplumun yaşamını sürdüreceğini iddia etmektedirler. Toplumun sadece küçük iş sahibi olabileceği, bunların da verimli olmadığını belirterek ancak kendi kurduğu sömürü sistemi içinde maddi yaşam olanaklarına kavuşulacağını söylemektedirler. Devletsiz yönetim olmayacağı gibi, patronsuz ve işverensiz ekonomi olmayacağı gibi bir paradigmayı hâkim kılarak sisteminin alternatifsiz olduğunu vaaz etmektedirler.
İnsanlık sömürücü ve iktidarcı düzene karşı alternatifinin var olduğunu sürekli göstermiştir. İnsanlığın çoğunluğu yüz yıl öncesine kadar devletçi ve sömürücü sistemden uzak, kendi sosyal-ekonomik yaşamını devletçi sömürü sisteminin yanında var etmesini bilmiştir. Kırsal yaşam önemli oranda kendi tarlasında ve işinde çalışan insanlar tarafından oluşuyordu. Eski şehirler de bir yönüyle bu kırsal alanın ihtiyaçlarını karşılayan nitelikteydi. Kuşkusuz bilim ve tekniğin gelişmesiyle şehirlerin belirli düzeyde büyümesi anlaşılırdır. Ancak mevcut devasa kentleşmelerin hiçbir ekonomik değeri yoktur. Sadece toplumu sömürerek kendini yaşatmak isteyen sömürücü sınıfların ve onun tamamlayıcısı olan tabakaların ve bürokrasinin üssü haline gelmiştir. Etrafında geniş bir emekçi yığını toplayarak toplum aleyhine sömürüyü arttırmaktadır. Geniş bir işsizler topluluğunu da şehirlere doldurarak işçiyi kendi sisteminin parçası ve tamamlayıcısı haline getirmektedir.
Kentleşmenin bu kadar toplumsal kanser alanı haline getirilmesi bile alternatif bir ekonomiyi zorunlu hale getirmiş bulunmaktadır.
Her şeyden önce şunu bilmek gerekir; bütün ekonomik faaliyetlerin potansiyeli toplum içinde vardır. Toplum dışında ekonomik yaşam olmayacağı gibi, sömürü nesnesi de toplumdur. Emek ise toplumun içinden çıkmaktadır. Devlet ve sömürücü sınıflar kendilerini örgütleyip toplumun yarattığı değerleri gasp ederek sömürü düzenlerini kurmuşlardır. Kapitalist sistem de aslında kendini örgütlemiş bir sömürü şebekesidir. Abdullah Öcalan savunmalarında kapitalizm bir mafya ve çete gibi kendini örgütleyip sömürü düzenini kurup sürdürdüğünü söylemektedir.
Ekonomik yaşam bir örgütlenme sorunudur. Eğer toplum örgütlendirilir ve kapitalizmin sömürüsüne alternatif bir ekonomik sistemin kurulabileceği ikna edilirse sorunun esası çözülmüş olur. Halkın demokratik örgütlenmesi aynı zamanda ekonomik gücünü açığa çıkarma olarak değerlendirilirse alternatif ekonomik sistemi kurmak zor olmaz. Çünkü esasında ekonomik kaynaklar da emek de her şey de halka aittir. Devlet ve zenginler ellerindeki değerleri uzaydan getirmiyorlar. Bunlar toplumun elindeki değerlere el koyarak ve emeğini sömürerek sermaye elde ediyorlar. Eğer toplum emeğiyle o güne kadar yarattığı değerlerin gaspının ve oluşan kaynak aktarımının önüne geçer ve sırtındaki sömürü çarkını engellerse, ekonomik kaynaklarını, emeğini ve bilgisini birleştirip kendi ekonomik sistemini kurabilir. Bunu da halkın demokratik örgütlenmesi temelinde, topluluklar ekonomisi olarak gerçekleştirebilir.
Topluluklar ekonomisi yeni bir şey değildir. İnsanlık tarihi yaşamının çoğunluğunda topluluklar ekonomisiyle yaşamını sürdürmüştür. İnsan doğası da bunu gerektiriyor. Ancak ekonomik alan toplum elinden alına alına bugün toplumlar ekonomik yaşamın dışına itilerek ya birilerinin çalışanı haline getirilmişler ya da işsizliğe mahkum edilmişlerdir. Şimdi haramiler tarafından toplumun elinden alınan ekonomiyi gerçek sahiplerine kazandırma zamanıdır.
Kuşkusuz Karl Marks ve Engels ideolojik ve teorik olarak topluluklar ekonomisine dayalı bir sosyalizmle kapitalizme alternatif olmak istemişlerdir. Ancak felsefi ve ideolojik yaklaşım yetersizlikleri teori ve pratiği de olumsuz etkilemiştir. Sonuç itibariyle reel sosyalizm kapitalizmin ufuklarını tüm boyutlarıyla aşamadığından kendi eksiklikleri nedeniyle dağılmıştır. Daha doğrusu ilk önce devlet kapitalizm haline gelmiş, sonradan da kapitalist sistem içine girerek aslından rücu etmiştir.
Kadın emeği ve ekolojiyi dikkate alan bir yaklaşıma sahip olmadığından ve demokrasisiz bir ekonomi yaratmaya soyunduğundan sonuçta devlet kapitalizmi ortaya çıkmıştır. Sovyetlerin ilk döneminde topluluklar ekonomisi karakteri taşıyan komünler ve kolhozlar demokratik karakterini yitirince devlet kapitalizminin birimleri haline gelmekten kurtulamamıştır. Reel sosyalizm, böylece özgürlükçü demokratik sistem yaratamamış, ancak yaşananlar doğru bir topluluklar ekonomisi ve sosyalizm için çok önemli dersler çıkarılması gereken bir deney olmuştur.
Her şeyden önce emek kavramına doğru yaklaşmak gerekir. Emek-değere doğru yaklaşmadan doğru bir sosyalizm anlayışına ulaşılamaz. Yaratılan emeklerde ve bütün değerlerde başta ana olmak üzere tüm tarihsel toplumun katkısını görmek şarttır. Değerlerin içindeki emeği sadece bugünkü emekle sınırlamak kadar yanlış bir şey olamaz. Kapitalist üretim birimlerine karşı olduğumuz açıktır. Ancak oradaki üretim ve yaratılan değerleri fabrikaların giriş ve çıkış kapısı arasında yaratıldığını düşünmek ve emek derken de işçi emeğiyle sınırlı görmek bir emek ve değer inkarcılığıdır. Doğru bir topluluklar ekonomisi en başta bu konudaki yanlış anlayışları düzeltmekle kurulabilir. Ne patron ne de işçi ‘bu değerlerin sahibiyiz’ diyebilir. Her ikisi birlikte de değerlerin sahibi olduğunu söyleyemez. Buna karşı çıkmak tarihsel topluma ve ana emeğine saygının gereğidir. Tarihsel olarak böyle olduğu gibi, bugün bile emek ve yaratılan değerler toplumsal bileşik bir değerdir. Bırakalım toplumun kattığı değerleri, kadın ve ana emeği dikkate alınmadan hangi değer doğru ölçülebilir? Kadın ve ana emeği olmadan patron ve işçinin yaşamını idame ettirmesi bile zordur. Bu açıdan kadın emeğinin topluluklar ekonomisinde gerçek değerini bulması gerekmektedir. Zihniyet olarak işe buradan başlamak şarttır. Kadın emeği tüm değerlerin ve emeklerin de anası olarak görülmelidir.
Diğer bir ana ise doğadır. Bir ekonomi ancak doğaya dostsa ekonomidir. Yoksa ekonomi karşıtı olarak görmek gerekir. Ekonomi ancak doğa dostuysa, ekolojikse topluluklar ekonomisi olabilir. Dolayısıyla topluluklar ekonomisi eko-toplum yaratmayı hedeflemelidir. Günümüz açısından endüstrinin kullanımı da eko-endüstri karakterinde olmak durumundadır. Endüstri, birinci doğayı da ikinci doğa olan toplumu da gözeten, bunlarla uyum içinde olan bir karakterdeyse anlamlı ve kullanılabilir bir teknik olarak görülmelidir. Topluluklar ekonomisinde sözü edilen ekolojiyi gözetme temel bir ilke olarak görülmelidir. Kapitalizmin azami kar anlayışı her türlü toplumsal hastalığın kaynağı olduğu gibi, doğanın tahrip olması ve doğa karşıtlığının da temelidir. Doğa, insan ve toplum yaşamının en temel tamamlayıcısıysa ekonominin ekolojik olması şarttır. Bu açıdan giderek gündemleşen eko-köyler doğru bir topluluklar ekonomisinin felsefi temeli olarak bile görülebilir. Kuşkusuz şehirler de ekolojik olmalıdır. Endüstri şehirlerde mutlaka eko-endüstri biçiminde pratikleşmelidir.
Bu konu önemlidir, çünkü doğru felsefi, ideolojik ve teorik çerçeve ancak bu yaklaşımla sağlanabilir. Topluluklar ekonomisinin örgütlü toplumlarla gerçekleşeceği açıktır. Zaten örgütlü toplum demek bir yönüyle de ekonomi anlamına gelmektedir. Ekonominin tek yaratıcı kaynağı ya da anası örgütlü toplumdur. Örgütlü toplum derken demokratik karakteri olan toplumdan, demokratik toplumdan söz ediyoruz. Toplumun gücü ancak demokratik toplumla açığa çıkarılır. Toplumun ekonomik gücü ve potansiyeli de demokratik toplumda pratiğe geçebilir.
Ekonomiyi teknik bir altyapı sorunu olarak görmek yanlıştır. Toplumun var oluş biçimi ve ilk demokratik eylemidir. Toplumun tümünün görüş, tartışma ve kararıyla pratikleşen örgütsel eylem olarak görmek gerekir. Ekonomi tüm topluma ait bir olgudur. Hiç kimseye devredilmeyecek bir toplumsal eylemdir. Ekonomi toplumun var oluş biçimiyse bu hak hiç kimseye verilemez, devredilemez.
Topluluklar ekonomisinde her türlü karar demokratik olarak alınmalıdır. Böyle olursa toplumun ihtiyaçlarını karşılayan bir ekonomi ortaya çıkarılır. Demokratik tartışma ve karar alma yeteneği kaybolduğu an toplumun ihtiyacına göre oluşmuş ekonominin karakteri de kaybolur.
Topluluklar ekonomisinde ne işveren ne de işçi vardır. Herkes kendi işinin çalışanıdır. Topluluklar ekonomisinin temel özelliği budur. Topluluklar ekonomisinde işçilik yoktur.
İnsanın ekonomiden kopartılması tüm yabancılaşmaların temelidir. Bu açıdan tüm toplum ve bireyleri ekonomik faaliyetlerin öznesidir. Tartışma ve kararlarda kesinlikle yerini alır. En önemli demokratik eylem alanı olarak görülüp içinde aktif yer alınır. Bu temel ilke dikkate alındığında topluluklar ekonomisi dışındaki tüm ekonomik faaliyet alanları demokrasi dışıdır. Antidemokratik karakterdeki toplumsal yaşam sonuç itibariyle ekonomik alanın toplumdan ve demokrasiden koparılması ve otoriter bir alan haline getirilmesiyle tanımlanabilir.
Burada bir hususa dikkat çekmek istiyorum. Sendikalar ya da sendikalar yoluyla işçi ücretlerini yükseltme, ekonomik ve demokratik haklar elde etme, emekçilerin ve toplumun mücadelesinin esası olamaz. Sosyalist solun sendikal mücadeleyi fetişleştirmesi bir sapmayı ifade etmektedir. Sendikalara yönelik geçmişte yapılan eleştiriler de doğru bir sosyalist teori,  topluluklar ekonomisi anlayışı ve pratiği ortaya çıkarmamıştır.
İşçilerin, emekçilerin, sosyalistlerin esas mücadelesi işçi örgütlemelerini geliştirip ücret mücadelesi vermek olmamalıdır. Bu anlayıştan kurtulmak gerekir. Sosyalist mücadeleler esas olarak toplumu örgütleyip topluluklar ekonomisi kurmayı hedeflemelidir. Devrim anlayışı da esas olarak toplumun demokratik toplumcu temelde örgütlenip güç yapılması esasına dayandırılmalıdır. Böyle bir örgütlülük temelinde topluluklar ekonomisi yaratmak ve bunun etrafında özgürlükçü demokratik bir sosyalizm kurmak olmalıdır. Yoksa devleti yıkacağız, üretim araçlarına el koyacağız anlayışıyla ne topluluklar ekonomisi ne de sosyalizm gerçekleşir.
Topluma ve toplumun gücüne inanmak gerekir. Eğer sosyalizmden söz ediyorsak patronların fabrikasında çalışmak ve ücret mücadelesinin içine girmek aslında kapitalist sistem içi bir mücadele içine girmektir. Bu nedenle toplumu örgütlemek ve topluluklar ekonomisini yaratmak esas alınmalıdır. Diğer yaklaşım; birileri fabrika kurur, birileri de çalışır anlayışına teslim olmaktır. Eğer bütün değerler toplumun ürünüyse, toplum dışı hiçbir kaynak ve değer yoksa o zaman toplum örgütlü demokratik gücüyle topluluklar ekonomisini kurabilir. Demokratik temelde bir toplumsal örgütlenme ve bunun yerelden genele kadar demokratik konfederal örgütlenmesi gerçekleştirilirse topluluklar ekonomisiyle kendi ekonomik sistemini kurarak alternatif ekonomik modeli ortaya çıkarmak mümkün hale gelir. Örgütlü toplumun buna gücü vardır. Önemli olan doğru bir felsefi ve ideolojik yaklaşımla toplumu bir ekonomik sistemin içine çekmektir. Her ne kadar devletsiz yönetim, patronsuz ekonomik sistem olmaz biçiminde bir ideolojik hâkimiyet kurulmuş olsa da devrimciler, sosyalistler bu ideolojik çemberi kırıp toplumun doğasına uygun topluluklar ekonomisini alternatif bir ekonomik model olarak toplumun önüne koyulabilir.
Bu ekonomik sistem, kapitalizmin tekelleşmesine ve bireyciliğine karşı bir mücadele içinde kurulacaktır. Devletin yıkılmasını beklemeden sosyalist yaşamı ve bunun ekonomik sistemini geleceğe ertelemeden kuracaksak bu yaklaşım esas alınacaktır.
Topluluklar ekonomik sisteminin esası toplumsal mülkiyete dayanmaktadır. Bu bir kamulaştırma değildir. Topluluk mülkiyetini bizzat toplumun örgütlü gücüyle yaratmaktadır. Topluluk mülkiyeti esas olacaktır; ancak devlet yıkma ve üretim araçlarına el koyma gibi bir strateji izlemeyecekse topluluklar ekonomisi yanında diğer mülkiyet biçimleri varlığını sürdürebilir. Diğer mülkiyet biçimleri, topluluklar ekonomisinin gelişmesiyle sınırlanır ve giderek tümden aşılır.
Demokratik modernite dediğimiz demokratik toplumun ekonomik doktrininde bireysel mülkiyete de yer vardır. Tekelleşmeyen, tekel kurmaya ve spekülasyona yönelmeyen küçük ve orta boy işletmeler demokratik toplum ekonomisi içinde kendine yer bulur. Dikkat edilecek temel hususlar çevreye duyarlı, üretken ve işsizliğe yanıt olmasıdır. Bireyin özgürlüğüne, iyiliğine ve güzelliğine hizmet edecek karakterde olması gerekir. Bunların da ancak toplumsal değerlere hizmet ettiğinde, topluluklar ekonomisini tamamlayan ve güçlendiren karakterde olduğunda kabul göreceği açıktır
Topluluklar ekonomisi toplum ihtiyacına göre üretim yapan bir ekonomidir. Kullanım değeri olan üretimler yanında değişim değerleriyle pazarda topluma sunulacak üretimler de yapılacaktır. Pazar, spekülasyon ve azami karı hedefleyen bir araç olmayacaktır. Pazar, kar alanı olmaktan çok, üretilen metaların gerçek değişim değeriyle buluşma alanları olacak, pozitif rol oynayacaktır.
Topluluklar ekonomisinde toplumsal ihtiyaç fazlası üretim stokları ortaya çıkarmaz. Birileri açken bir yerlerde peynir ve tereyağı dağları oluşmaz. Az ve çok gelişmiş alanlar, köy-kent zıtlığı ya da dengesizliği ortaya çıkarmaz. Ekonomik bunalımlar ve işsizlik topluluklar ekonomisinde olmaz. Bilim tekniğin ve insan aklının geliştiği günümüzde bunlar varsa orada sorunlar ve terslikler var demektir. Bu terslik de kapitalizmdir ve onu doğasıdır.
Topluluklar ekonomisi örgütlü toplumla bugün de kurulabilir. Bu konuda en bilinen modeller komünler ve kooperatiflerdir.
Komün genelde en küçük ekonomik birim olarak anlaşılsa da komünü bir yaşam biçimi olarak anlamak gerekmektedir. Aslında komün; ekonomik, sosyal, kültürel ve demokratik siyaset alan bütünlüğünü ifade etmektedir. Ahlaki-politik toplumun en temel örgütlü yaşam ölçüsü olarak görülmelidir. Komünler eskiden sadece köy komünleri olarak anlaşılırdı, artık topluluklar yaşamının tümünü komün yaşamı olarak görmek doğrudur. Her yaşam ve çalışma ünitesini bir komün olarak ele almak daha doğrudur. Köy komünleri olacağı gibi mahalle komünleri de olur. Daha doğrusu ister köy ister kentte olan herkes bir komün yaşamı içinde olmalıdır. Komünü olmayan tek bir kişi kalmamalıdır.
Bir köy komününü tanımlarsak komün yaşamı daha iyi anlaşılabilir. Köy komünü sadece ekonomik yaşamın değil; tüm sosyal ve kültürel yaşamın gerçekleştiği bir ünite olarak ele alınmalıdır. Demokratik siyaset de bu komün içinde pratikleşir.  Komün içinde her karar demokratik görüş, tartışmayla ortak alınır. Alınan kararlar çerçevesinde birçok planlama ve görevlendirmeler yapar. Bir koordinasyon tarafından bu plan ve kararların pratikleşmesi sağlanır.
Komünler bu yönüyle köy meclisi ve yürütmesi görevini de üstlenmiştir. Kuşkusuz ekonomik ihtiyaçlar, kararlar ve planlamalar da bu komünlerden belirlenir. Komünler bu yönüyle sadece köylerde topluluklar ekonomisini gerçekleştirmez, tüm toplumsal yaşamın demokratik platformu ve pratikleştiği yerlerdir.
Mahalle komünleri de bir köy komünü gibi örgütlendirilip yaşamsallaştırılabilir. Kuşkusuz bu mahalle İstanbul’un mahalleleri gibi bir kent büyüklüğünde yerleşim yerleri olmamalıdır. Mahalle komünleri, köy komünleri gibi doğrudan demokrasinin en iyi biçimde pratikleştiği üniteler olmaktadır.
Topluluklar ekonomisinin en bilinen örgütsel modeli kooperatiflerdir. Kooperatifler, reel sosyalizm pratiğinde ve bugüne kadarki uygulamalarda doğru ele alınmadığı için bir itibar kaybına uğramıştır. Ancak demokratik bir karaktere kavuşturulursa birçok ekonomik alan açısından canlandırılarak ekonomik platformlar haline getirilebilir. Kuşkusuz birçok kooperatif biçimi olabilir. Tarım, ticaret, üretim, tüketim, ulaşım vb. kooperatifler kurulabilir. Kooperatifler, birilerinin işçi birilerinin işveren olduğu kurumlar olmadığı gibi, demokratik işleyişle kurumlaşmaları gerekmektedir. Herkes kendi işinin çalışanı olacaktır.
Hangi ürünün ne kadar ve ne kalitede üretileceği; bunlarla hangi ihtiyacın karşılanacağı tamamen bir kooperatifin kurulduğu alandaki tüm insanların katıldığı tartışmalarla belirlenecektir. Eğer sadece kendi ihtiyaçları için değil, başka ihtiyaçları karşılamak için değişim değeri olacak biçimde üretimler yapılacaksa bu da tartışmalarla olacaktır. Kuşkusuz önceden başka toplulukların ihtiyaçları tespit edilecektir. Kar amaçlı değil, başka mallarla bir değişim değeri yaratacak biçimde ve ihtiyaç ölçüsünde üretim yapılacaktır.
Topluluklar ekonomisini yerel, bölgesel ve ülke çapında ele almak gerekir. Üç temel alanın ihtiyaçları gözetilecektir. Yerel ihtiyaçları karşılayan üretim kooperatifleri olabileceği gibi, bölgesel ve genel ülke ihtiyaçlarını karşılayan üretimler de yapılabilir. Bölgesel ve ülke genelindeki meclislerde bu yönlü topluluklar ekonomisi kurulması kararlaştırılabilir. Bu açıdan yerel ve bölgesel ülke meclislerinin denetiminde ekonomik koordinasyon birimleri kurulabilir. Bunlar yerel ekonomik birimlerle ilişki içinde bölge ve ülkesel ölçekte topluluklar ekonomisinin kurumlaşmasını sağlarlar. Tüm bu çalışmalarda yereli ilgilendiren boyutlar kesinlikle ancak yerel meclislerin kararlarıyla pratikleştirilir. Görüldüğü gibi bu tür ekonomik üniteler ancak demokratik iradeler sonucu pratikleşir. Ekonomi bile başlı başına demokratik siyasetin pratikleştiği bir alan olmaktadır. Bu çerçevede ekonominin insanlığın ilk demokratik eylemi olduğu değerlendirmesi daha iyi anlaşılmaktadır.
Topluluklar ekonomisi doğrudan demokrasinin en işlevsel alanıdır. Böylece toplumun demokratik siyasi kültürü de gelişerek yalnız ekonomi alanında değil, tüm alanlarda demokratik siyaset etkili biçimde devrede olur. Böylece toplumun kendi emeğine, kendi yaşamına yabancılaşması ortadan kalkacağı gibi, demokratik siyasete de ilgi artacaktır.
Topluluklar ekonomisi kısmen kooperatif, organik tarım kooperatifleri, anti-tekel, yerel ekonomik birimler, eko-köyler biçiminde pratikleşebilir.
Organik tarım ve eko-köyler topluluklar ekonomisinde geliştirilecektir. İhtiyaca göre kooperatifler olacaktır. Ancak tüm bu ekolojik ekonomik faaliyetlerin yanında eko-endüstri ilkesine uygun olarak bilimsel teknik gelişmeler de üretime yansıtılacaktır. Kuşkusuz tarımda da bu teknik gelişmeler kullanılacaktır. Ancak organik tarım ve ekoloji ilkesine uygun olarak değerlendirilecektir. Bu teknik gelişmelerin eko-endüstri ilkesine bağlı olarak şehir ekonomisine yansıtılması kentlerin obez haline getirilmesi anlamına gelmez. Bu ilkelere ve ölçülere dikkat edilirse Eko-endüstrinin olduğu şehirler yaratmak mümkündür.
Şehirler de ekonomik gelişmenin sonucu ortaya çıkmışlardır. Dolayısıyla günümüzde şehirler de gereklidir, anlamlıdır. Ancak kırı, hatta kentleri yutan bir kentleşme bile çok boyutlu hastalıklar üretir. Bu nedenle bilimsel teknik devrim dizginsiz, kontrolsüz biçimde ekonomik yaşamda yerini alacaktır anlamına gelmiyor. Bu tür kentleşmeler devletçi ve sömürücü zihniyetin ürünüdür.
Topluluklar ekonomisi sadece temel ihtiyaçların karşılandığı ekonomi değildir. Çünkü ihtiyaçlar giderek artmaktadır. Bu da topluluklar ekonomisinin karşılaması gereken yeni talepler olacağını göstermektedir. Bu ihtiyaçlar da yine yerel, bölgesel ve ülke genelinde tartışılarak belirlenir. Bu yönlü üretimler sağlayan ekonomik birimler kurulur. Demokrasi ekonominin temel ilkesi olunca bu da toplumun ve bireylerin temel ihtiyaçlarını karşılayan bir denge içinde gerçekleşir.
Ekonomide verimlilik, ihtiyaçlar ve kalite de dengeli biçimde gözetilir. Kapitalist sistem ile yan yana bir ekonomik model olduğu için topluluklar ekonomisi kapitalist sistem eleştirisi üzerinden şekillenip alternatif bir sistem haline gelirken onun tüketim toplumu anlayışına düşmeden toplumun ve bireyin ihtiyaçlarını karşılayabilir. Kapitalist sistemin kışkırtmalarını başarısız kılan bu tür üretim departmanları da yine toplumun tartışmalarıyla kurulabilir.
Eğitim ve sağlık kurumlarında tekniğin tüm imkânlarından yararlanmak önemlidir. Bu konularda ihtiyaçlar en iyi biçimde karşılanmaya çalışılır. Bu alanlarda tamamen toplumsal nitelikte ve karşılıksız hizmet sunan bir sistem kurarlar. Bu alanlar dışında özel mülkiyet ve özel girişimler tekel olmadan yaşam bulabilir.
Topluluklar ekonomisi esas olarak toplumun bütün ihtiyaçlarını karşılayacaktır. Bunun yanında bireyin sağlığı, eğitimi ve sosyal gelişimi için gerekli ihtiyaçları da sağlayacaktır. Ancak doğayı, toplumu ve ahlakı tüketen ve insanları tüketim peşinde koşturan şartlanmış varlıklar haline getiren tüketim toplumu gerçeğine de karşı çıkılacaktır. Kapitalizmin en yüksek kara ulaşmak için bireyciliği ve bu temelde tüketimi körüklemesinin önüne eğitim ve sosyal çalışmalar güçlendirilerek geçilecektir. Zaten kapitalizmin tüketim toplumu karşısında insanlığı, toplumculuğu ve toplumsal ahlakıyla alternatif olacaktır. Bireyciliğin, bencilliğin hazzı yerine, toplumculuğun, dayanışmanın ve o güne kadar yaratılmış toplumsal değerlerin hazzı baskın çıkacaktır. Böylece birey gerçek anlamda toplumsallığı içinde kendi değerinin anlamına daha fazla kavuşacaktır.

 


Laz Marks olarak da bilinen tiyatro oyuncusu ve yazar Haldun Açıksözlü, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) tarafından ilan edilen Demokratik Özerklik’in, kültürel ve sanatsal açıdan da değerli olduğunu söyleyerek; sanat çevrelerinin desteklemesi gerektiğini savunuyor. “Biz sanat üreticilerinin yaşamsal kaynağı da aslında özerkliktir” ifadeleriyle, Demokratik Özerklik’in önemine vurgu yapan oyuncu Haldun Açıksözlü, bunun sanatın özgürleşmesine de katkı sunacağı fikrinde.

Sanat özerk, sanatçı özgür olmalı“Mesele sadece kendi dilinde sanat yapmak da değildir; aynı zamanda kültürel değerlerin sanatta yeniden vücut bulmasıdır. Sanat özgür ve özerk olmalıdır, bu durumda sanatçı da özgür olmalıdır. Özgürlük soyut bir kavram değil, sorumluluğun bilincinde olmaktır. Sorumluluğun ise bilinçle doğru orantıda olduğunu düşünüyorum” şeklinde özette bulunan Açıksözlü, Demokratik Özerkliği talep edenleri de, “Bu sorumluluğun bilincinde olanlar ve insana yakışan bir hayatı kurgulamanın da bu sorumlulukla gelişeceğini bilenler” olarak niteliyor.Sanatın her evresinde anadil

Sanatın, Demokratik Özerklik yoluyla, “Kapitalist pazar – piyasa ilişkisinin dışına çıkabileceğini ve meta değil bir değer olarak insan aklını ve yürekleri beslebileceğini” belirten oyuncu Haldun Açıksözlü, anadil eğitiminin gerekliliğine de vurgu yaparak, sanatın ve eğitimin her evresinde anadilin hayat bulmasının önemli olduğunu kaydediyor. Haldun Açıksözlü’ye göre de, Demokratik Özerklik modeli yalnızca Bölge ile sınırlı bırakılmamalı: “Bölge’de yaşayan halkın özerkliği yeterli değildir ve talebin bu sınırlar içinde kalmayacağını da biliyorum. Anadolu’da en küçük birime kadar Demokratik Özerklik’in yaşama geçirilmesinin şart olduğu fikrindeyim.” Haldun Açıksözlü, son olarak, Demokratik Özerklik’in, sistem içi sınırları zorlayan bir proje olduğu için, sisteme muhalif tüm kesimlerce desteklenmesini öneriyor.

Adil Barış KURT
Özgür Gündem  31.07.2011


DİYARBAKIR – Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Grup başkanı Selahattin Demirtaş, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Vatan toprakları üzerinde ameliyat yaptırmayız” sözlerine, “Ameliyat yapmak isteyen yok. Başbakan’ın bu ülkeyi sanki birileri bölmeye çalışıyor da o kurtarmaya çalıyor gibi bir havaya girmesini doğru bulmuyoruz. Bu ülke hepimizindir”dedi.

“Demokratik Özerklikte vergi vermeyeceğiz” tartışmaları ile ilgili ise Demirtaş, “Özerk yönetimlerde de vergilerin bir kısmı merkeze aktarılır bir kısmı yerelde kalır. Vergi vermemek diye bur durum yoktur özerkliklerde”dedi. BDP Grup başkanı Demirtaş, Başbakan Erdoğan’ın, “Bazı şeyler Öcalan’ı aşmış” sözleri ile ilgili ise, “Sayın Öcalan Kürt sorunu konusunda en önemli aktör. PKK üzerinde hakimiyeti bilinmeyen bir şey değil. Hükümette zaten kendisi ile diyalog içerisinde ise bu nedenle bu sebeple diyalog içerisindedir”dedi.

İçişleri bakanı İdris Naim Şahin’in BDP ile görüşülmeyeceğini açıklamasına ise, Demirtaş, “BDP ile görüşmemek ben bu sorunu çözmüyorum demektir. Öylesi bir dönemde BDP ile görüşmüyoruz demek BDP hedef göstermektir. Bütün olup bitenlerden BDP’ yi sorumlu tutmaktır”diye konuştu.

“BDP VE KÜRTLER HEDEFE KONULUYOR”

Diyarbakır’da bulunan ve parti toplantısı için Gülten Kışanak ile birlikte Ankara’ya giden BDP’nin Grup Başkanı Selahattin Demirtaş, havaalanında açıkmlamalarda bulundu. Demirtaş, 14 Temmuz’da Silvan’da yaşanan olay ve sonrası gelişmelerin son derece dikkat çekici olduğunu belirterek, “14 Temmuz ile ilgili Silvan’da yaşanan operasyon sonrasında yaşanan kayıplar ve bunun üzerinde yapılan siyasal açıklamalar sanki hepsi bir kurguymuş ve önceden planlanmış gibi hissiyata kapılıyor insan. Çünkü bakıyoruz o operasyonu yapan, yaptıran hükümetin kendisi. 3 gündür devam eden bir operasyon söz konusu. Operasyon sonucunda 13 asker, 2’si PKK’li olmak üzere 15 kişi yaşamını yitirdi. 5 cenaze kayıp. Son derece kritik bir dönemde çok krtik bir operasyon yapılıyor. Bunun üzerine operasyonun sonuçlara üzerine Hükümet yeni siyasi kararlar alıyor. Şimdi operasyonları yapan yaptıran BDP değil. Bu operasyonların yapılmasına karar veren yada destekleyen Kürtlerde değil. Ama operasyon sonrasında BDP ve Kürtler hedefe konuluyor. Sanki bütün sorumluluk BDP’deymiş gibi fatura Kürtlere çıkarılmaya çalışılıyor ve bunun üzerinde bugüne kadar hükümetin atmakta tereddüt ettiği veya açılım adı altında açmaya çalıştığı projeler bir anda değişiyor ve güvenlik konsepti devreye giriyor. Bu nedenle aklımıza doğrusu şöyle bir soru takılmıyor değil. Hükümet bir şekilde açılımdan veya yeni anayasadan vazgeçmek için bahane arıyordu Silvan’daki acı olay bir şekilde bunu bahane edildi, gerekçe edildi. O nedenle hükümet bu konuda hesap verecekse kamuoyuna açık bir şekilde hesap vermeli. İçişleri bakanlığı, Genelkurmay ayrı ayrı soruşturma yürüttüler. Oradan ne çıktı sonuçları nedir bütün açıklığı ile kamuoyuna açıklanmalı. Yani biz soruşturmadan yansıyan kısımları ile tatmin olmuş değiliz. Orada ne oldu ne bitti hepsini açıklaması lazımdır”dedi.

“HÜKÜMET ÖCALAN’DAN NE BEKLİYORDU OLMADI”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın son gelişmeleri değerlenrdirirken, yaşanan olayların Öcalan’ı aştığı yönendeki değerlendirmesi üzerine Demirtaş, “Hayır böyle bir yaklaşımın doğru olduğunu düşünmüyorum. Sayın Öcalan Kürt sorunu konusunda en önemli aktör. PKK üzerinde hakimiyeti bilinmeyen bir şey değil. Hükümette zaten kendisi ile diyalog içerisinde ise bu nedenle bu sebeple diyalog içerisindedir. Ben doğrusu Başbakan’ ın şunu açıklamasını beklerim. Öcalan’dan ne bekliyorlardı da olmadı. Bunu açıklasınlar bizde bu konuda her halde farklı şeyler söyleyebiliriz”dedi. Meclise girmeleri ve yeni anayasa için AK Parti grubu ile görüyşmelerin devam edecebileceği söyleyen Demirtaş, şöyle konuştu:

“AK PARTİ GRUBU İLE GÖRÜŞMELER DEVAM EDEBİLİR”

“AK Parti grubu ile görüşmeler devam edebilir. Biliyorsunuz İçişleri bakanının bu konuda bir açıklaması oldu. Muhalefet partileri ile görüşülecek BDP bunun dışında tutulacakmış. Tabi ki bizim sayın İçişleri bakanı ve Hükümet ile görüşme isteğimiz nur yüzlerini görmek için değil, Türkiye’nin en önemli sorunlarını konuşmak tartışmak için siyaset yapıyoruz. Türkiye’de Kürt sorunu çözülecekse bunun için çözüm arayışı olacaksa BDP ile görüşmemek ben bu sorunu çözmüyorum demektir. Güvenlik konsepti ile bakıyorum demektir. Bunun dışında hiç bir bakış açım yok demektir. Bu nedenle bu tutumu bu tavrı hükümetin temel olarak artık 90’lı yıllardaki gibi artık güvenlik politikalarına teslim olmakla özdeş olarak değerlendiriyoruz. Öylesi bir dönemde BDP ile görüşmüyoruz demek, BDP’yi hedef göstermektir. Bütün olup bitenlerden BDP’ yi sorumlu tutmaktır. Bizimle görüşmeyeceğini ifade eden İçişleri Bakanına sormak istiyoruz. Silvan’da ölen 13 askeri BDP’ mi oraya gönderdi, sen mi oraya gönderdin. Onların ailesine biz mi önce hesap vereceğiz sen mi önce hesap vereceksin. Eğer ortada bir sorumluluk varsa öncelikle bu hükümetin sorunudur. Oradaki 13 askerin ölümünden birinci derecede siz sorumlusunuz. Topu niye BDP’ye atıp niye BDP ile görüşmüyoruz deyip sorumluluk BDP’de gibi görüyorsunuz. Doğrusu böyle bir saçmalığı ve hakareti asla kabul etmiyoruz. Meclise dönüp dönmeme konusunda bizim için yeni bir değerlendirme söz konusu değil. Bir Ekim’e daha zaman var. Siyasi gelişmelere göre tekrar tekrar değerlendirme zamanımız vardır.” 

“DEMOKRATİK ÖZERKLİKLİKTE VERGİ VERMEME DİYE BİR DURUM YOKTUR”

BDP Grup Başkanı Selahattin demirtaş, Demokratik özerklik ve BDP’li Bengi Yıldız ile birlikte tartışma konusu olan, “Demokratik Özerklikte vergi vermeyiz” tartışmaları ile ilgili, “Tabi ki meseleler doğru anlaşılmak istenirse doğru kavramlarla ve doğru usluplar la tartışılır. Ama meseleyi anlama gayreti ve niyeti yok bir defa. Özerklik dediğimiz şey dünyanın bir çok yerinde uygulanıyor. Farklı modeller var. Türkiye’de bire bir aynısını uygulayacağız diye bir şey yok. Fakat, bizim partimizin proje olarak ortaya koyduğu şey en güçlü katılımcı bölgesel yerinden yönetim modelidir. Hem bölgeseldir, aynı zamanda yerel yönetimlerde yetki aktarımı devri olduğu için yerinden yönetimi güçlüdür. Yeni anayasa farklı şekilde tanımlanabilir. Önemli olan özüdür, uygulamasıdır.Kavramlara takılmamak lazım. Kaldı ki özerk yönetimlerde de vergilerin bir kısmı merkeze aktarılır bir kısmı yerelde kalır. Vergi vermemek diye bir durum yoktur özerkliklerde. Bütün toplumsal yönetimlerde hizmete karşılık toplumdan vergi alınır. O verginin belli bir kısmı yerelde kalır belli bir kısmı merkeze aktarılır. Bizim özerklik diye tanımladığımız modelde de elbette ki vergi sistemi, ekonomik sistemi de, sosyal kültürel yapıda bir bütün olarak idari modelde tümüyle katılımcılığı farklı esas alan devletin veya o yerel yönetimin sosyal politikalarını öne süren bir modeldir. Bu tür sığ tartışmaları doğru bulmayız. Başbakan’ ın bu dakikaya kadarki açıklamaları da çok sığ olmuştur. Meseleyi anlamış olmasına rağmen çarpıtmaya çalışıyor”dedi.

“VATAN TOPRAKLARI ÜZERİNDE AMELİYAT YAPMAK İSTEYEN YOK”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan,’ın, “Vatan toprakları üzerinde ameliyat yaptırmayaz” sözünüde değerlendiren Demirtaş, “Birincisi ameliyat yapmak isteyen yok. ikincisi sen bu ülkenin sahibi değilsin. Bu ülke ile ilgili sanki bu şekilde sanki birileri bölmeye çalışıyor da sen kurtarmaya çalıyorsun gibi bir havaya girmesini doğru bulmuyoruz. Son İmparator ruh halinden çıkması lazımdır kendisinin. Bu ülke hepimizindir. Ne kadar başkanınınsa o kadar da bizimdir. Bunu kafasından çıkarmaması lazımdır”dedi. PKK tarafından kaçırılın ve dün akşam görüntüleri Roj tv’de yayımlanan 2’si asker 3 kişinin serbest bırakılması için devreye girip girmeyecekleri ile ilgili bir soruyu ise Demirtaş, şöyle yanıtladı:

“KAÇIRILAN ASKERLERİN BIRAKILMASI İÇİN KATKI SUNMAK İSTERİZ”

“Bize kaçırılan askerlerle ilgili her hangi bir talep olmadı. Ama, biz sonuçta o insanların sağ salim ailelere kavuşmasını istediğimizi ve beklentilerimizin bu olduğunu belirttik. Bu konuda hükümet askeri operasyonlar dışında başka seçenek denemek zorundadır. Böyle bir yol yöntem denenirse BDP’ den destek istenirse sivil toplum örgütleri ile birlikte tabi ki bizde katkı sunmak isteriz. Nihayetinde bir insanın canı bizim için her şeyden önce kıymetlidir, değerlidir. Hükümet gibi yaklaşmayız olaya. Hükümetin umurunda değil, farkındayız. İnsan canının hiç bir şekilde önemi yok. Ama biz bu şekilde yaklaşmayız. Duyarlı yaklaşırız.”

29 Temmuz 2011

Hatip DİCLE

Devlet toplumu güçsüzleştiriyor

Oluşumundan beri devlet olgusunun en olumsuz rolü toplumu güçsüz ve savunmasız bırakmasıdır. Bu rolüyle toplumun varoluş araçları olan ahlaki ve politik dokulaşmasını sürekli zayıflatıp misyonunu oynayamaz duruma düşürmektedir. Toplum ise ahlak ve politika  alanı oluşturmadan varlığını sürdüremez.

ll-Devletli uygarlığın doğuşu ve devlet-demokrasi ikilemi
Neolitik toplumda çoktan başlamış olan artık-ürün olanakları üstünde ya zor yöntemleri, ya da ticari tekel yoluyla ilk büyük sömürü çağının açıldığını belirtmek konumuz açısından önem arz etmektedir. Sümer, Mısır, Earappa toplumunda M.Ö 3000’lerden itibaren tarımda Firavun sosyalizmi diyebileceğimiz örgütlü yöntemlerle muazzam artık-ürün elde edilmektedir. Bu verimlilik beraberinde kenti, sınıfı ve devleti doğurmuştur. Şüphesiz ki bu Firavun sosyalizminde karın tokluğuna, tıpkı hayvanların değişik bir türü gibi çalıştırılan kul-kölelerin sömürüsü esastır. Nitekim Sümerce’deki “AMARGİ” sözcüğü “kutsal ana-doğaya dönüş” anlamını daha o dönemde yüklenmiştir. Kölelikle düşürülmüş insanlık, geçmişini mumla arar hale gelmiştir. Bir an önce ölüp cennete kavuşmanın ideolojisi, daha o dönemde yükselmiştir. Komünal toplumun yapı taşları olan ahlak ve politika alanları, deyim yerindeyse tarumar edilmiştir. Mitolojilerin ideolojik zihniyet fethedici gücüyle, kulluk-kölelik adeta tabi bir rejim olarak zihinlere kazdırılmıştır. Kökleri ilkel hiyerarşik döneme kadar uzanan kadın köleliği ise, en belirgin yaşam konusu haline getirilmiştir. Neolitik anaerkil, kutsal-ana toplumundan intikam alırcasına, erkek egemen tanrılı düzenler inşa edilmiştir. Bu durumların ağır sorunlara yol açması kaçınılmazdır. Nitekim sistemin, kendini dışa doğru yayma yoluyla bir sömürgeleştirme sürecine girmesi, bu dönemin belirgin özelliklerindendir.

KENT, SINIF VE DEVLET

Konuyu tamamlamak açısından, Neolitik toplumun sonlarına doğru oluşan kent, sınıf ve devlet olgusunun bazı özelliklerine de dikkat çekmek zorunludur. Aşağı Mezopotamya’da ilk oluşturulan kentlerden biri olarak Uruk’ta aşamalı olarak başlayan ve daha sonra oluşturulan tüm kentler, tarihte gerçekleşmiş haliyle öncelikle tapınak, askeri kararg‰h ve kentli egemenlerin saray çekirdeği olarak sahneye çıkar. Aslında bu, devlet olgusunun da tarih sahnesine çıkması demektir. Bunların çevresini saran ikinci halkada ise, hizmetçi kullar veya köleler diyebileceğimiz sınıflar yer alır. Bir anlamda uygarlık tarihi; kent, sınıf ve devlet yapılanması olarak bu üçlü oluşumun zaman ve mekan içindeki yayılımı olmaktadır.

Sümerlerdeki Ziggurat adı verilen tapınak aynı zamanda bir zanaat merkezi, işçi-köle barınma yeri ve yönetici-askeri komutan-rahip üçlüsünün yönetim merkeziydi. En üst kat ise tanrıların gözetim ve denetim yeriydi. Ayrıca ilkel sermaye birikimlerinin ilk önce Sümer kent devletlerinde sağlandığı arkeolojik verilerle kanıtlanmıştır. Bu tapınak merkezlerini devlet, sınıf ve kent yapısıyla şekillenen uygarlığın, ‘döl yatağı’ olarak değerlendirmek yerindedir. Sümer örneğimizdeki Ziggurat, imece usulü çalışmanın da yeriydi. Yalnızca ibadet değil, toplu tartışma ve karar yeriydi. Politik bir merkezdi. Zanaatk‰r yeriydi. İcat yeriydi. Dönemin mimar ve bilginlerinin hünerlerini denedikleri merkezdi. İlk akademi örneğiydi. Aynı zamanda Sümer toplumunun ideolojik, zihniyet merkeziydi. Yönetimin askeri kolu dehşetengiz kelle koparırken ruhani kolu olan rahipler, zihniyet fethiyle aynı işi tamamlardı. Her iki faaliyet de, toplumun köleleştirmesinde at başı rol oynardı. Biri korku, diğeri ikna üretirdi. Aradan 5000 yıl geçmesine rağmen devletli uygarlık sisteminin, bu ana parametrelerinin özü hiç değişmedi.

Oluşumundan beri iktidar ve devlet olgusunun en olumsuz rolü toplumun güçsüz ve savunmasız bırakmasıdır. Bu rolünü ise toplumun varoluş araçları olan ahlaki ve politik dokulaşmasını sürekli zayıflatıp, iş yapamaz ve misyonunu oynayamaz duruma düşürmesidir. Toplum ise ahlak ve politika dediğimiz iki alanı oluşturmadan varlığını sürdüremez. Burada ahlakın temel rolü, toplumun sürdürülme, ayakta kalma kurallarına sahip olma ve uygulama gücüdür. Politikanın gücü ise, özünde topluma sürekli ahlaki kuralları sağlamak ve bununla birlikte, temel maddi ve zihni ihtiyaçları gidermenin yol ve yöntemlerini, sürekli tartışarak kararlaştırmaktır. Toplumsal politika bu gerekçeler temelinde, sürekli tartışma ve karar gücünü geliştirerek, toplumu zinde ve açık görüşlü kılar; kendini yönetebilme ve işlerini çözme yeteneğine kavuşturarak, onun en temel varlık alanını oluşturur. Politikasız toplum başı kopmuş horoz gibi, daha can vermeden sağa-sola savrulan toplumdur. Unutulmasın ki, bir toplumu işlevsiz ve güçsüz bırakmanın en etkili yolu, kendi öz varlığı, temel maddi ve manevi ihtiyaçları için zorunlu tartışma ve karar organı olarak politikasız-siyasetsiz bırakmaktır. Hiç şüphe edilmesin ki, ahlak ve politik dokular toplumda tümüyle yok da edilemez. Toplum var oldukça, ahlak ve politika da hep var olacaktır. Gelişkin ahlaki ve politik toplum, aslında demokratik toplumdur. Birey ve grupların siyasi özne haline geldikleri demokratik toplum, karşılık olarak ahlaki ve politik toplumu en çok geliştiren yönetim biçimi de olmaktadır. Daha doğrusu, politik toplumun işlevselliğine zaten demokrasi diyoruz. “Kendi kendini yöneten toplum” olarak da tanımlayabiliyoruz. Eğer özgürlük, politikanın kendini ifade ettiği iklimsel alansa, demokrasi de bu alanda politikanın icra tarzıdır. Unutulmamalı ki, özgürlük, politika ve demokrasi üçlüsü, ahlaki temelden de yoksun olamazlar. Zira ahlaka; özgürlük, politika ve demokrasinin kurumsallaşmış geleneksel hali de diyebiliriz.

TOPLUMUN DOĞAL HALİ AHLAKİDİR

Bu belirlemelerden sonra, artık rahatlıkla şu saptamaları yapabiliriz. İktidar tekeli olmadan, toplumun doğal hali ahlaki ve politik toplumdur. Bu anlamda, devletsiz toplum mümkündür, ama toplumsuz devlet mümkün değildir. İlk doğuşundan bu yana devlet, sürekli olarak ahlak yerine hukuku; politika yerine ise, bürokratik idareyi ikame ederek toplumu güçsüzleştirir ve örgütsüz, savunmasız bırakır. Bu durumda demokratik siyasetin temel görevi, ahlaki ve politik toplumu özgür temellerde kendi işlevine kavuşturmaktır. Böylesi toplumlar ise açık, şeffaf ve demokratik toplumlardır. Unutulmasın ki “toplum mühendisliği” yapmak, demokratik siyasetin görevi olamaz.

Uygarlık sürecine baktığımızda, onun açısından yapılacak ilk tespit; ahlakın aleyhine sürekli devlet normlarını geçerli kılınmaya çalışıldığıdır. Sümer toplumunda ve özellikle de ilk Hammurabi kanunlarında, hukuk kurallarının düzenlenmesi bu durumu gayet iyi açıklar. Sorun ahlakın yetmezliği değil, tam tersine ahlaki toplumun aşındırılmasıdır. Devletin yönetim kuralları denilen, hukuk kurallarının egemen kılınmasıdır. Doğrudan demokrasi alanının gittikçe daraltılmasıdır. Köleci döneme ait Roma hukukunun, halen hukukun temel taşlarından biri olduğu hep hatırlanmalıdır. Nitekim hukuk, özünde “devlet zoruyla kanunların yürütülmesi” değil midir? Oysa ahlakta zorla yürütme yoktur, ikna vardır. İçten benimsenmeyen bir kurala, zaten ahlak kuralı demek de mümkün değildir.

Dinin henüz devlet damgasını yemediği koşullarda ahlak, din ve doğrudan demokrasi iç içe yaşanır. Hatta ahlakın en katı, kutsal emir ve kural düzenleyiciliği, DİNİ oluşturur. Hukukun devlet eliyle yürüttüğünü, din tanrı gücünü arkasına alarak yürütür. Uygarlığın kimliği olarak din ve tanrı, ne kadar korku ve ceza kavramlarıyla yüklüyse; ahlaki ve politik güçlerin din ve tanrı kimliği de cesaret, af, umut, merhamet, sevgi ve barış kavramlarıyla yüklüdür. O halde uygarlık tarihi boyunca dini, bu iki kimliği içinde tanımlamak daha isabetli ve daha öğreticidir. Nitekim İbrahimi dinler olan Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet, tipik olarak bu iki eğilimi de bağrında taşıyan özelliktedirler.

HAZRETİ MUSA

M.Ö. 1300 civarında İbrani kabilesinin Hz. Musa öncülüğünde Mısır’dan Kenan illerine çıkışı, mucizelerle yüklü olarak kutsal kitap Ahd-i Atik (Tevrat)’te mevcuttur. Kenan, “vaat edilmiş cennet” gibidir. On Emir, aslında İbrani kabilesinin uzun deneyiminden sonra kazandığı örgütleme ilkeleri ve siyasi programıdır. Dönemin büyük düşünce devrimi anlamına gelmektedir. Bu siyasi programın M.Ö. 1000’ler civarında, Saul-Davut-Süleyman peygamberlerin hükümdarlığında mini bir devlet doğurduğunu görmekteyiz. Üstelik bu devletin ATİNA kadar demokratik olmadığını biliyoruz. Ancak İbrahimi gelenekte devlet üzerinde çok durulmasının nedeninin, onun Musevilikte olduğu gibi bir peygamber icadı olarak tespit edilmesinden kaynaklandığı da tespit edilmelidir.

HAZRETİ İSA       

Hz. İsa geleneği, ikinci önemli İbrahimi din olur. Roma İmparatorluğu’nun işgal yıkımlarının yol açtığı ağır sorunlar yumağına bir mesaj sunumudur. Hz. İsa’nın diğer adının “Kurtarıcı-Mesih” olduğunu unutmayalım. İbrani kabilesinin en alttaki yoksul kesiminden çıkış yapmaktadır. Komünal ve ahlaki değerlerinin aşındığı koşulların ürünü olması itibariyle, kurtarıcı arayışların kolektif ifadesi olmaktadır. Dönem, aynı zamanda büyük barış arayışlarını da ifade ettiğinden; Barış, İsevi harekete derinden damgasını vurmaktadır. Hz. Musa hareketindeki militanlığın tersine, barışçıl bir içerik taşımaktadır. Hz. İsa’nın havarileri öncülüğünde hareket, 300 yıl bu niteliklerini ve komünal yaşam özelliklerini korumuştur. Ancak M.S. 325 yılından itibaren Doğu ve Batı Roma İmparatorluğu’nun resmi ideolojisi haline gelmesiyle orijinal yeteneklerini büyük ölçüde kaybetmiştir. En azından, çoğunluk akımı olarak, iktidar-devletle iç içe geçmiştir. Barış dini olarak doğarken, sonraları insanları ateşte yakacak kadar savaşçı kesilmesi, ne denli devletçi ve iktidarcı kesildiğinin kanıtı; devlet olgusuyla iç içe geçtikçe gerçek özünü nasıl kaybettiğinin resmidir.

HAZRETİ MUHAMMED

İbrahimi geleneğin din olarak üçüncü versiyonu olan İslam, ilk doğduğu dönemde, yanı başındaki Bizans ve Sasanilerin devletçi sisteminden ve Arap kabileciliğinden radikal bir devrimci kopuş hareketidir. Hz. Muhammed de, Hz. İsa gibi alt yoksul tabakalara daha yakındır. Köleler ve kadınları kendine yakın saymaktan çekinmemektedir. Komünal nitelikleri güçlüdür. Dönemi açısından bir devrim hareketi olduğundan şüphe yoktur. Ancak talihsizliği Hz. Muhammed sonrasında iktidar şehvetine hızla kapılmasıdır. İslam, devrim olarak; belki de bu açıdan en çok ve en hızlı ihanete uğramış devrimlerin başında gelmektedir. Emeviler de Muaviye ile başlayan saltanat ve devlet mekanizmasını ele geçirip iktidar olma geleneği, İslam’ı demokratik, komünal geleneğinden adım adım uzaklaştırmıştır. Bir kez daha demokrasi-devlet olgularının karşıtlığına tanık olmaktayız. Hatta yeri gelmişken belirtelim ki; başlangıçta halk kitlelerinin meclisleşmesi (Sovyetler) ve partinin ideolojik-politik öncülüğünde gerçekleşen 1917 Ekim Devrimi’ni, devlet olgusuyla bütünleşmesi ve demokrasiden adım adım uzaklaşıp bürokratik bir mekanizmaya dönüşmesiyle, nasıl çöktüğünün trajedisi, h‰l‰ hafızalarımızda taptaze yaşamaktadır. Devlet ve iktidar olgusunun bozup çürütmeyeceği, yozlaştıramayacağı hiçbir şey yok gibidir. Bu gerçeği, iyi kavramak zorundayız.

Üç büyük İbrahimi dinin doğduğu ve M.S.7-15.yy’lar arasında ezici olarak İslami iktidar ve devletlerin hüküm sürdüğü Ortadoğu; bu dönemin sonunda Ortadoğu merkezli uygarlığın hegemonik merkezini İtalya’nın Venedik, Cenova ve Floransa kentleri üzerinden Batı Avrupa’ya, Amsterdam ve Londra’ya kaptırmıştır. Unutmayalım ki Ortadoğu, tüm Neolitik dönemin (M.Ö.1000-3000) 7000 yıllık ve devletli merkezi uygarlığın (M.Ö.3000-M.S.1500) 4500 yıllık dönemine merkezlik etmiştir. Bu tarihten sonra uygarlığın yol açtığı devasa sorunların altında yıpranmış, körelmiş, kendini yenilemekten yorulmuş, adeta toplum enkazlarına dönüşmüştür. Bu anlamda Avrupa; Asya’nın ve özellikle de Yakındoğu Asya’sının son 1500 yıllık toplumsal kültürlerinin taşınarak, son 500 yılın (M.S 1500-2000) en muhteşem sentezinin oluşturulduğu mekan olmaktadır. Ancak yine eklemek gerekir ki, bu süreçle sadece uygarlığın maddi ve manevi pozitif değerleri Avrupa’ya taşınmadı; ağır çelişki, sorun, çatışma ve savaşları da taşındı. Hatta köleci Asur krallarının feci soykırımları bile…

lll- Köleci ve feodal dönemde özerklik olgusu

Bu aşamada kent ve kentleşme olgusunun temel bir niteliğine daha dikkat çekmek gerekmektedir. Bilindiği gibi uygarlığın diğer adı olan medenileşme, Arapça “kentleşme” anlamındadır. Kent olgusunun Aşağı Mezopotamya’da devlet olgusuyla birlikte anılması, kent devleti kavramının da ortaya çıkmasını sağlamıştır. Tarih boyunca bu tip devletlerin hegemonyayı reddederek, bağımsızlık ve özerkliklerini ne kadar inatla savunduklarına tanık olmaktayız. Bunlardan BABİL, belki de kent bağımsızlığının, özerkliğinin ilk büyük örneğidir. Çevresindeki daha güçlü iktidar ve devlet güçlerinin boyunduruğuna girmemek için bağımsızlık ve özerklik politikasının bütün maharetini sergilemiştir. Usta politikalarla yüzlerce yıl hep ayakta kalabilmiştir. Hatta en uzun süreli, uygarlık çekim merkezi olmuştur. (M.Ö.2000-Miladi yıllara kadar), aynı şekilde ROMA İmparatorluğu’na karşı günümüzdeki Tunus’un kuzeyindeki KARTACA, Roma ve Pers-Sasani imparatorluğuna karşı bugünkü Suriye’nin kuzeyindeki PALMYRA benzer örneklerdir. Kendi başlarına imparatorluk olma sevdaları ise çökmelerine neden olmuştur. Diğer yandan ATİNA, demokrasi ve kent politikasıyla devasa Pers İmparatorluğu’nu durdurmuş; ROMA ise cumhuriyetçi politikalarıyla bir dönem dünyanın merkezi haline gelmiştir. Özellikle İtalya’nın Venedik, Cenova ve Floransa kentleriyle, Almanya kentlerinin 19. yy ortalarına kadar ÖZERK yapılarını korumak için büyük direniş sergiledikleri çok iyi bilinmektedir. Bunlardan özellikle Venedik ve Hollanda’nın bugünkü başkenti Amsterdam en ünlü örnekleridir. Yine eklemek gerekir ki, Ortaçağ olarak adlandırılan dönem, kentleşme itibariyle hiçbir zaman antikçağa erişemedi. Bu dönemin kentleri bir nevi derebeylik ve emirliklerin kararg‰hı durumundaydı. Etrafta biraz zanaatk‰r ve saray hizmetkarlarının toplanmasıyla genişleme potansiyeli taşıyorlardı. Ancak kent, henüz kıra, köye üstünlük sağlayan konumdan uzaktı. Ayrıca feodal dönemde derebeylikler, emirlikler ve beylikler; nispi anlamda bir ÖZERK yönetim gücü olmuşlardır. Bunların ÖZERK konumu, belli yönleriyle günümüzün “Yerinden Yönetim” örgütlenmelerine benzemektedir. Çünkü merkezi otorite ile olan ilişkileri oldukça sınırlıdır ve özünde merkeze sadece asker ve vergi vererek kendisini korumaya, himayeye almaya dayanan bir sistemdi. Ne var ki, demokratik değildi; halk yönetime katılmamakta ve tebaa durumundaydı. Yine anmalıyız ki, Almanya’da merkezileşmeye karşı kent konfederalizmi yoğun bir mücadele verir. Bu ayaklanmalar, yaklaşık 400 yıl sürer. Çok kanlı bir sürecin ardından bu ilk kent ve kır Demokratik Konfederalizm deneyimleri çeşitli nedenlerle merkeziyetçi monarşi ve ulus-devlet eğilimlerine yenik düşer. Benzer şekilde Roma, Pers, Sasani, Bizans ve nihayet Osmanlı imparatorluklarının idari sistemleri de, yine satrap ve eyaletlerdeki derebeylik, emirlik ve beyliklere özerklik tanıyan bir yapıdaydı.

19. yy’da ulus-devletin her tarafta zafer kazanması, tarihte binlerce yıl süren eyalet veya kent özerkliklerine, büyük bir darbe oldu. Ancak post-modernite ile bölge ve kent özerklikleri, özellikle AB süreciyle birlikte yeniden yaygınlaşmaktadır. Kent ve bölge-eyalet politikacılığı yeniden öne çıkmaktadır.

Yine konunun eksik kalmaması için önemle vurgulamalıyız ki; tarihte devletli uygarlık güçlerine karşı, sadece kent politikacılığı değil, belki de daha fazla kabile, aşiret, dini cemaat, felsefi ekol vb. belli başlı toplumsal grupların ÖZERK politik güç halinde kalabilmek uğruna sergiledikleri sayısız destansı direniş vardır. İbrani kabilesinin 3500 yıllık (M.Ö 1600-günümüze kadar) özerklik öyküsü, belki de en ünlü örnektir. Alevilik ve Haricilik mezhepleri, kabile ve aşiretlerin inanç temelindeki ÖZERK yaşama politikalarını yansıtmaktadır. İlk Hıristiyan cemaatlerinin 300 yıllık yarı-gizli direnişçi manastır yaşamı, çağdaş uygarlığın hazırlanmasında başrolü oynamıştır. Aynı şekilde antikçağ Yunan felsefesi ekollerinin ÖZERK politikalarının, bilimin temel hazırlayıcı rolünü oynadıkları, inkar edilemez bir gerçeklik durumundadır.

Zeytinburnu’nda faşist saldırıya uğrayan Dostlar Kıraathanesinin sahibi Ali Düştü ile kıraathanenin önündeyiz, İşyeri paramparça, 4-5 senedir burada esnaflık yaptığını ileten Ali Düştü “Çarşamba nerdeyse 10 araçla sivil resmi polisler geldi ve üst arama, kimlk kontrol yaptılar, bunun nedenini sorunca rutin işlem olduğunu, heryere yaptıklarını ilettiler, ama buna rağmen yakındaki kahvehaneye nedense uğramadılar” diyor.

Arama sonucunda ne oldu, herhangi bir şey buldular mı yada?

Hiç bir şey diyor Düştü ve devam ediyor, “bir çakı dahi bulamadılar, herkesin üstünü başını aradılar, kimlikler toplandı, kontroller yapıldı, geri getirildi, birşey bulamazlar ki, biz hep burdayız, ne aradılar ki? ” ve  Ertesi gün saldırı gerçekleşmiş…Çoğu saldırıya uğrayan işyeri, olduğu gibi dururken bir diğer kahvene ise olayın ardından hemen camlarını değiştirmiş…

Zeytinburnu ilçe başkanı Nezir Erdem’e soruyoruz  “Neden Zeytinburnu?

Seçim döneminde Şeçim bürolarımızı çok kalabalık kitlelerle açtık, Zeytinburnunda partimiz yükselişe geçti, 3-4 bin kişiyle burada miting yaptık, Seçim zamanı bizler adına çok verimliydi,oy oranımız yüzde yüz arttı nerdeyse ve  seçim boyunca arabımızda 2 kişi ile gezdi, herhangi bir olayla karşılaşmadı, yürüyüşler yaptık, herhangi bir proveke olayla karşılamadık, şimdi neden oluyor?..bu olay seçim zaferimizi görüp engellemeye dönüktür. Burada can güvenliği olmadığını düşünen kürt halkının işini gücünü bırakıp gitmesini isteyenler var.

Son durum nedir?

Şuan durum sakin gibi, son 2 gün herhangi bir olay olmadı, sadece gözaltına alınan arkadaşların biran önce serbest bırakılmasını istiyoruz.

Saldırılara dikkat çeken husular neydi?

Çevik kuvet nezaretinde ellerinde sopalar, baltalarla yürüyüş yapan bir kitleden bahsediyoruz, ilk gecelerde emniyet amirini aradım, emniyete gittik ama bir muhatap bile bulamadık”

“Zeytinburnu’nda birşey olmadıysa bu halkın sabrı, sakinliğie davet edişlerimize olumlu yanıtları, dikkate almalarından kaynaklıdır. Bunun bir oyun olduğunu anlatma çabam sürdü. Saldırgan taraflardan biri olmadıysak bu halkın gösterdiği sabırdandır, telkinlerimize karşılık vermesindendir” diyerek Zeytinburnu ilçe başkanı Nezir Erdem “halkımıza çok çok teşekkür ediyoruz” , “bir 6-7 eylül vakası yaşatılmak istendi burada, ama halkımız sağduyulu davrandı” diyor.

Nezir Erdem bir kaç gün önce  aydınlık gazetesine verdiği röportajdan bahsediyor ve gazeteyi gösteriyor,  ilettiği bazı noktaların çarpıtılarak, farklı ve eksik yazılmasından şikayet ediyor. Medyanın olayları öğrenmek için ziyaretini önemli karşılaması yanında aktarımın bunca yanlı olmasıda onu kızdıyor.

Bu arada Eğitimsen bir nolu şubeden 6 ziyaretçi “geçmiş olsun”a geliyor ilçeye.

Şube başkanı Barış Ocak ” size yapılan saldırıları kendime yapılmış sayıyor ve sizleri sonsuz destekliyoruz” diyerek ziyareti anlamlaştırıyor. 

İlçe Başkanı “Biri ağır olmak üzere, dövülerek ve kurşunla 5 kişinin yaralanmalar söz konusu.” diye olaylarda kolu kırılan topuğuna ve omzuna kurşun sıkılan insanlarımızdan bahsediyor.

Bizler ordayken zaman ve başka gazete, dergilerden de röportaj isteyen muhabirleri görüyoruz, bu anlamda herkesin bir hassasiyeti var, Nezir Erdem blok bileşenlerin ilgisinin azlığından  yakınıyor “destek çok eksik kalıyor”

İlçe’den ayrılmadan önce Sebahat Tuncel’inde içinde olduğu İstanbul vekillerden bazılarının çarşamba günü esnaf ziyareti yapabileceğini de haber alıyoruz .

Bizde Zeytinburnu’nda ki halkımıza ve ilçemize geçmiş olsun dileklerimizi ileterek oradan ayrılıyoruz.

Dışarda bir çok polis otobusu yanında, bir panzerde karşı sokakta hala bekliyor…

BDP Sosyal Medya

 

 

Zeytinburnu`ndaki saldırılar Organizedir

Zeytinburnu’nda Kürtlere ve işyerlerine yönelik son birkaç gündür gelişen ırkçı saldırılara tepki gösteren BDP İstanbul Örgütü, saldırılar karşısında önlem almayan emniyet yetkililerinin görevlerine derhal son verilmesini istedi. İstanbul Bağımsız Milletvekili Abdullah Levent Tüzel ise, “Kışkırtılmış çevrelere ve çetelere müsamaha gösterme geleceğe kast etmek anlamına gelir” dedi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere hükümet yetkililerinin düzenlenen askeri operasyon sonucunda Diyarbakır Silvan’da yaşanan çatışma sonrası yaptıkları açıklamaların akabinde İstanbul’un Zeytinburnu İlçesi’nde, yaşayan Kürtlere dönük Pazartesi günü başlayan saldırılar, dün gece de devam etti. Irkçı ve milliyetçi grupların sosyal internet ağları üzerinden dahi duyurdukları saldırı planlarına karşı herhangi bir önlem alınmazken, yine Kürtlere ait bir kurum ve işyeri saldırıların hedefi oldu. Tüm uyarılara rağmen yetkililerin olaylara göz yumduğuna dikkat çeken İstanbul Bağımsız Milletvekili Abdullah Levent Tüzel, BDP İl Başkanı Hüseyin Çalışçı ve birkaç kez saldırıların hedefi olan BDP Zeytinburnu İlçe Eş Başkanı Nezir Erdemci, BDP İl binasında basın toplantısı düzenledi.

4 GÜNDÜR YAŞANANLAR DEDİKODUYMUŞ

Kürtlere dönük gelişen saldırılar karşısında üst düzey emniyet yetkilileri ile temasa geçerek, olayların büyümemesi için önlem almalarını talep ettiklerini aktaran BDP İstanbul İl Başkanı Hüseyin Çalışçı, son olarak dün yaptıkları görüşmelerde kendilerine önlem alınacağına dair garanti verilmesine rağmen, saldırıların devam ettiğine dikkat çekti. Öyle ki sosyal internet ortamlarında saldırıda bulunulacak işyerlerinin açıkça ilan edilmesi üzerine durumun İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Mehmet Altıok’a telefonla bildirdiğini dile getiren Çalışçı, Emniyet Müdürünün kendisine “dedikodulara inanıyorsunuz” diyerek önlem almaması nedeniyle söz konusu işyerlerinin saldırıya uğradığının altını çizdi. Çalışçı, “Gerçekleşen saldırılar 3-5 kişinin bir araya gelerek gerçekleştirdiği saldırılar değildir. Saldırıların hükümetin açıklamaları ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün desteğiyle organize olduğunu kanısındayız” dedi.

‘KÜRTLER ÖZ SAVUNMAYLA KARŞILIK VERİR’

Çalışçı, “Her türlü saldırıya karşı önlem alınacağı” yönünde kendisine güvence veren görüştüğü bir emniyet yetkilisinin ise, saldırgan gruplara teşekkür ederek “Biz onlara yeteriz” dediğini Tv kanallarındaki görüntülerden tanık olduğunu da paylaştı. Tüm bunlar nedeniyle tedirginliğe kapılan Kürtlerin kendi öz savunma güçlerini geliştirecekleri yönünde kendilerine duyumlar geldiğini belirten Çalışçı, “Yaşananlar Başbakan’ın ‘bundan sonra farklı davranacağız’ politikasının ürünü ise, bu kimseye fayda getirmez. Bu ülkede etnik çatışma kimseye fayda getirmez” dedi.

TÜZEL: 1955’TEN BUGÜNE SİYASİ PROVOKASYONLAR TEZGAHLANDI

Çalışçı’nın ardından konuşan Milletvekili Abdullah Levent Tüzel de, son dönemde yapılan açıklamaların provokasyonların önünü açtığını söyledi. İlçede yaşananların Kürtlere dönük açık bir saldırı olduğunu ve buna da göz yumulduğunu kaydeden Tüzel, devlet yetkililerini “saldırgan grupları suç işlemeye iten söylem kullanmakla” suçladı. Tüzel, “Bugün hala sosyal medya üzerinden saldırı haberlerinin yayılması bu olayları hoş görme anlayışının hâkim olduğunu gösteriyor. Emniyet saldırıları önleyici tutum alması gerekirken, bunlar yaşanıyorsa bu durumun altındaki nedeni anlamak lazım. Türkiye’de 1955’ten bugüne siyasi provokasyonlar tezgâhlandı. Bugün de her yerde Kürt işçilere, sanatçılara ve siyasetçilerine dönük gelişen söylem ve eylemler etnik çatışmaya zemin hazırlıyor” dedi.

‘SEYİRCİ KALINMAMALI’

Saldırıların emniyetin gözü önünde cereyan etmesi nedeniyle kaygılı olduklarını ifade eden Tüzel, sözlerini şöyle sürdürdü: “Yaşanılanlardan ders çıkarmak gerekir. Kışkırtılmış çevrelere ve çetelere müsamaha göstermek, geleceğe kast etmektir. Bu gelişmelere seyirci kalınmamalı. Yoksa Kürtlerin bu saldırılara karşı öz savunmaları ile yanıt vermesi halinde ülkenin kanlı bir sürece gitmesi içten bile değil.”

Saldırıların hedefi olan BDP Zeytinburnu İlçe Eş Başkanı Nezir Erdemci ise, ilçelerinde geliştirilen saldırılarla İstanbul’da ikinci bir ‘Gazi katliamı’ yaratılmak istendiğini söyledi.